Bazen hissetmediği şeye inanmaya zorluyor kendini insan. Daha sert, daha hoyrat bir yaşam çağrışımı yapıyor yüreğine hep. Mutlu günlere duyulan özlemden herhalde. Sokaklarda garip bir telaş, ağaçların tohumu dallarını gökyüzüne değdirtecek kadar umutlu, zaman desen aynı hızla tekrara düşerken,  gerçekliğini kaybediyor gibi yaşamın gözünde. İnsanları düşünüyorum şimdilerde. Toplumsal bir sıkıntı mıdır yoksa bireysel bir zayıflık mı bilmiyorum ama hep bir militarizm havası, hep birilerine, bir büyüğe, bir yöneticiye ihtiyaç duyarak ilerleme arzusu. Halbuki kendimiz olarak, en doğal halimizle vermek hakkını şu mücadelenin en hakiki olanıydı, en doğrusuydu. Ben böyle öğrendim. Anneannem der durur hep, herkesin bir doğrusu var diye. Belki de bu benim doğrumdu sadece. Kendi doğrularımdan söz ederken nedense başkalarının görüşünü, bakış açısını yargılıyormuşum gibi hissediyorum, bocalıyorum sanki. Öyle tutsak bir olgu oldu artık düşünmek.

Geçen ay bir ödeme yapmak üzere bankanın birinde donmuş bir kalabalığın içinde sıra beklerken kapının önünde sözde karışıklığı, kalabalığı azaltmak için görevlendirilen güvenlik bende -tam da biraz es geçmeyi öğrenmişken-  uyandırdığı adalet duygusundan haberdar olsa ne hissederdi acaba? Pek bir şey değişmezdi bence. Kalpten gelen adalet ağırlıklı insani tepkiler, davranışlar bazı insanlarda ne yazık ki teğet geçiyor sadece.

Önümde iki çocuğuyla para çekmek için saatlerce sıra bekleyen bir kadın ve ben. Onca kalabalığın içinde ya da o kalabalığı vurgulayarak sınırlandırmayalım anlatacaklarımı, varsayalım ki koskoca dünyada bir ben ve o kadın. Tam sırası gelmiş içeriye girmeye hazırlanırken güvenliğin el hareketiyle duruyor, güvenlik başka birini alıyor içeriye ve bu birkaç kez daha tekrarlanıyor böyle. Büyük ihtimalle yüzümüze her durumda bir tokat gibi çarpan o gerçekti o gün yaşadığım. Güvenliğin tanıdıklarıydı sırasız girenler. Hani olur ya hep, hiç mücadele etmeden başkasının hak ettiği yerde olan o ‘şanslı’ insanlar. Tam kafamda buna benzer düşüncelerle hesaplaşırken bir an kendimi güvenlikle tartışırken buldum. Benim olaya müdahale etmemle birlikte önümdeki kadın ve arkamda sıra bekleyen yığınla insan isyan etti bu düzene ve biz bu yanlışa kafa tuttuk hep birlikte. Yalnız değildim ve kendimi şanslı mı hissetmeliydim bilmiyorum ama emin olduğum bir şey varsa eğer, o da önümdeki kadından öğrendiğim hayat dersini hep anımsayacak olmamdı. Belki o kadın ilkokul mezunu bile değildi, belki bizim imkânlarımıza sahip değildi, elinde telefonu, tableti yoktu ama o kadın bu dünyada sevmeyi öğrenmişti, anne olmuş ve bu düzenin, bu dünyanın değişmesi gerektiğini bilecek kadar olgun bir yüreğe sahipti. Kadere isyanı bitmeyen bir duruştu onunki. Güvenlikle tartışırken verdiği tepkilerden ya da ses tonundaki kırıklıktan fark ediliyordu bu.

Oradan ayrılırken arkasından baktım epeyce ve uzun zamandır dilimden düşürmediğim, kendime tekrarladığım o sözü anımsadım yine. Keşke bazı şeyler, bazı yaşanmışlıklar bir tahtaya tebeşirle yazılmış olsaydı. İstediğinin altını, istemediğinin de üstünü çizebilseydi insan. Daha güzel olmaz mıydı ki o zaman dünya? İstek işte sadece. Daha fazlası için zaman devreye giriyor yine! Çok beylik bir laf olacak ama vicdan rahatlığı öyle önemli ki. Benim o gün bu adaletsizliğe ses getirmem o güvenliğin kalbinde, bakışında hiçbir değişiklik yaratmadı evet ama bunun hiçbir önemi yok ki. Bütün mesele yapılan haksızlıklara kendimiz olarak, kendi çapımızda bir tepki verebilmekte. Ancak o zaman insanlık namına bir yararımız olur belki. Ancak o zaman hayatın müziğini duyar ve gerçekten hak edenlerle dans edebilecek zamana ve güce sahip oluruz belki. Kim bilir. Yakındır ‘belki.’ Hep çok yaşasın öyleyse hayatın o görünmeyen ihtimalleri!

Önceki Haber

Türkiye’nin Kovid-19’la mücadelesine 2020’de açılan 17 dev hastane büyük katkı sağladı

Sonraki Haber

Kovid-19’un daha hızlı yayılan türü Yunanistan’da da tespit edildi