Zulüm, tek başına ortaya çıkmaz.
Arkasında ya bir sessizlik vardır ya da yüksek sesli bir alkış.
Gazze’de yaşananlar da böyle okunmalı. İsrail’in yürüttüğü yıkım, yalnızca askeri bir mesele sayıl(a)maz. Bu yıkım, Amerika Birleşik Devletleri tarafından sağlanan siyasi himaye, mali destek ve diplomatik korumayla büyür. Bombalar Tel Aviv’den kalkar; meşruiyet Washington’dan taşınır.
Gazze, bugün insanlığın yüzüne bakamadığı bir yer hâline geldi. Daracık bir alanda sıkıştırılmış milyonlar, suya, ilaca, nefese muhtaç bırakıldı. Hastaneler vuruldu, okullar yıkıldı, şehir dokusu bilinçli şekilde silindi.
Bu tabloya “savunma” dendi.
Bu kelimeyi en yüksek sesle tekrarlayan yine ABD oldu.
Zulüm, böylece diplomatik bir dile tercüme edildi.
Bu manzaranın etrafında yalnızca büyük güçler yok. Onların gölgesinde durmayı marifet sayan küçük aktörler de sahnede. Bunlardan biri, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama.
Edi Rama, İsrail parlamentosunda konuştu.
Gazze’de öldürülen çocukları, kadınları, masumları anmadı.
Yıkılan evleri, yerle bir edilen okulları, nefessiz bırakılan hastaneleri hatırlatmadı.
Yıkan eli, katili, soykırımın kasabını övdü.
İsrail’in katil Başbakanı’na methiyeler dizdi.
Bu sözler, basit bir diplomatik jest olarak okunamaz. Bu konuşma, bir saf tutuşun ilanıydı. ABD’de değişen yönetimle birlikte, yeni merkeze yakın durma çabası açıkça görüldü. İsrail’e verilen her destek mesajı, Washington’a gönderilmiş bir sadakat işareti oldu. Siyaset, vicdanın önüne geçirildi.
Asıl sarsıcı olan ise burada başladı.
Gazze halkını savunmak için direnenlere yönelik mesnetsiz ithamlar kürsüden dile getirildi. Tecavüz isnatları ortaya atıldı. İşkence hikâyeleri anlatıldı. Ne bir delil sunuldu ne de bağımsız bir soruşturmanın sonucu beklendi.
Oysa sahadaki gerçekler ortadaydı.
Esir alınan İsrailliler hayattaydı.
İnsani muamele görmüşlerdi.
Serbest bırakılanlardan hemen hepsi Hamas’a teşekkür etmişti.
Bu gerçekler konuşulmasın diye ithamlar büyütüldü. Çünkü zulüm, ancak mazlum karalandığında savunulabilir hâle gelir.
İşte bu noktada Edi Rama’nın sözleri, Balkanlar’da yankı buldu. Özellikle Müslüman vicdanlarda derin bir sarsıntı yarattı. Çünkü bu coğrafya, mesnetsiz suçlamaların nasıl felaketlere yol açtığını çok iyi bilir.
Bosna’nın kuşatması hafızadadır.
Srebrenitsa’nın sessizliği hâlâ ağırdır.
Kosova yollarındaki göç unutulmamıştır.
Balkan Müslümanları, mazlum olmanın ne demek olduğunu kitaplardan öğrenmedi. Bu yüzden Gazze’de yaşananlar, uzaktaki bir dram olarak kalmaz. Hafızaya çarpar. Yarayı kanatır. Geçmişi ayağa kaldırır.
Bugün Gazze’de yaşananlar, dün Balkanlar’da yaşananlardan kopuk okunamaz. Süreç hep aynı ilerler. Önce bir suç isnadı ortaya atılır. Ardından bir halk insanlık dairesinin dışına itilir. Sonra yıkım başlar. Dün kullanılan kelimeler tanıdıktır. Bugün de aynı kelimeler dolaşımdadır.
Dün delilsiz ithamlar alkışlanmıştı.
Bugün de alkış sürüyor.
Dün suskunluk can almıştı.
Bugün suskunluğun bedeli yine ağır.
Bu yüzden, İsrail parlamentosunda kurulan her mesnetsiz cümle, Balkan Müslümanlarının vicdanında karşılık bulur. Çünkü bu halk, suçlamaların nelere yol açtığını yaşayarak gördü. Bir topluluğun önce hedef gösterildiğini, sonra yalnız bırakıldığını, ardından yok sayıldığını tecrübe etti.
Ama bu sarsıntı yalnızca Müslümanlara ait kalmaz.
Yüreğinde insanlık namına bir kırıntı taşıyan herkes, bu sözlerden rahatsız olur. Çocukların enkaz altında kaldığı bir tabloda kurulan her övgü cümlesi, yalnız bir coğrafyayı yaralamaz; ortak vicdanı da zedeler. Bu, inanç meselesi olmaktan çıkar. Bu, insan kalabilme meselesine dönüşür.
Bugün söylenenler kayda geçmiştir.
Bugün alkışlanan sözler unutulmamıştır.
Bugün sergilenen duruş, yarının muhasebesini doğurmuştur.
Ve Balkanlar şunu iyi bilir:
Zaman geçer.
İktidarlar değişir.
Kürsüler boşalır.
Geriye duruş kalır.
Gazze hatırlanır.
Bu sözler hatırlanır.
Ve herkes, inancı ne olursa olsun, vicdanının karşısında kendi yerini yeniden görmek zorunda kalır. Çünkü vicdanın coğrafyası olmaz.







