• BUGÜN 16/31
  • Kültür ve Eğitim Tarihimizde “Yücelciler”

    February 27, 2016 | 10:01

    Günümüze kadar Yücelciler hakkında tatmin edici bir çalışma yapılmadı bence. Çoğunluğu aydın ve yazı yazan ya da yazabilecek durumda olmalarına rağmen, Yücelciler de kendilerini ve başlarından geçenleri anlatmadan, yazıya dökmeden birer, birer bu dünyadan göç ettiler.

    Aralarından sadece mahkemede örgütün sekreteri olarak yargılanan Şerafettin /Ferid/ Yücelden’in, uzun yıllar başında bulunduğu Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonun organı olan “Türk Dünyası” dergisinde yayınladığı birkaç yazısı  ve örgütün uzun ömürlü merkez komite üyesi Refik/ Şerif Mehmed/ Özer’in, Yücelcilerin yargılanmasının 50. yıldönümü dolayısıyla, 1998 yılında yayınlandığı bir risalesi ve Rumeli Kültürü (sayı 8/ile “Aksiyon’’ dergisinde (sayı 479, yıl 2004) iki mülakatı var. Bir de yıllardır “Yücel’’ üzerinde duran ve konuyu aydınlatmak amacıyla büyük emek harcayan tarihçi H. Yıldırım Ağanoğlu’nun “Yücel Teşkilatı’’ adlı bir kitapçığı var.
    Bu konuda Mehmet Ardıcı’nın “Yücelciler’’ ya da “Makedonya’da Müslüman Direnişi /1991/’’ve “Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe /1973/’’ kitaplarında da Yücel ile kimi bilgiler var ama bütün bunlardan dört kişinin ölümüyle sonuçlanan 63 kişinin büyük bir davanın nedenini anlamak ve tarihimizde çok elim olan bu davayla ilgili kesin bir sonuca varmak zor oluyor. Yücelciler davası üzerinde 1948 yılında, Makedonya Halk cephesi tarafından mahkeme kayıtlarını içeren, Makedonca ve Türkçe olmak üzere kitapçık da yayınlandı. Bu kitabın, davayı hazırlayanların isteklerine göre hazırlandığını sezmek hiç de zor değil. Ama kitabın sonunda, daha doğrusu davanın bitiminde yargılananların verdikeri son ifadelerinin Yücelciler hapisten çıktıktan sonra hiç yorunlanması ve bu beyanatları hangi şartlar altında verdiklerine dair yazılı yada sözlü olarak hiçbir yorumda bulunmadıkları da düşündürücü bir olay. Fakat her nasılsa, Halk cephesinin, davayla ilgili yayınladığı risaleden Yücelciler olarak adlandırılan Makedonya Türk aydınlarının, istenildiği gibi ispiyon-terorist bir örgüt olduklarını göstermek için harcanan çabanın inandırıcı olmadığı çok kolay anlaşılmaktadır.

    Yücelciler davasını sonradan anlatan birkaç yazı da var. Ama bu yazıların müellifleri de yazılarını çoğunlukla faraziye ve başkalarından işitilenlere göre kaleme aldıklarından dolayı, konuya gereken açıklığı vermiyor. Bu yazarlar, Yücel davası üzerinde yazarlarken, davanın gerçekleştiği zemin ve zamana pek yer vermiyorlar. Halbuki olayın, 19. yüzyıldan sonra, çetecilerin, komitacıların, kaçakların ve hırsızların mekik dokuduğu ve insan değerinin hiçe sayıldığı Makedonya denen ve barut fıçısı olarak adlandırılan bir ülkede olagelmiştir. Zaman da, bu topraklarda büyük bir devrim olarak nitelendirilebilecek. İkinci dünya savaşı sonunda her ne pahasına olursa olsun, yeni bir toplumsal siyasi düzenin uygulanması için kıyasıya mücadele edildiği bir dönemdir. O yıllarda Yugoslavya ile Türkiye arasında, tarihte en gergin günlerin yaşandığı da göz önüne alınırsa, Yücelciler davası daha iyi anlaşılmış ve daha kolay yorumlanmış olabilir.

    Her nasılsa, Yücelciler bir terorist örgütü değildir. Rumeli ve özel olarak Makedonya Türkleri, tarihte hiçbir zaman yıldırmacı, tehditçi ve terorist olarak görülmedi. Amaçlarında ve davalarında haklı olduklarını göstermek için terörü hiçbir zaman bir araç olarak kulllanmadı. Tam tersine, Balkanların bu bölümünde terorist olanlardan çok zavallı gördük. İki üç kişinin yabancı bir devletin/bunu ana ülkenin olarak oku/temsilcisiyle görüşmesi ya da buradaki Türk halkının durumu ve geleceği hakkında fikir alışverişinde bulunması yüzünden (görüşmeden habersiz olan 63 kişinin casusu/ispiyon/olarak yargılanmaları da, akla sığar gibi değil. Yargılanların büyük bir kısmını çok iyi tanıdığım için, bunların terörist veya casus olduğuna hiç bir zaman inanmadığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Onlar zemin ve zamanın kurbanı oldu.

    Evet, Yücelciler terörist ve casus değil, milli kimlikleri çok güçlü, Atatürkçü aydınlardı. Esas amaçları, yeni devlette yaratılan yeni imkanlardan tamamen yararlanarak Yugoslavya Türklerinin eğitim, kültür, sosyal ve ekonomi bakımdan gelişmelerinde yol açmak, bunları toplumdaki öteki milletlerle birlikte eşit bir duruma getirmektir. Aralarından önemli bir kısmı öğrenim görmüş, bilinçli kişilerdi.

    Üsküp’te asıl ailelerin çocuklarıydı. Ev eğitmeleri düzenli gelenek ve törelere son derece saygılıydılar. Evlerinde diğerleri arasında hem Atatürk’ün “Nutku’’, hem de Mehmet Akif’in “Safahatı’’bulunurdu. Şerafettin Yücelden, 1976 yılında Yücel şehitlerinin 28. yıldönümü dolayısıyla İstanbul’da, Aksaray’daki ünlü “Gül Salonu’’nda yaptığı konuşmasında arkadaşlarının milli duygularını şöyle anlatmaktadır “Yücel için Türk milliyetçisi yalnız Türkçe yazan, Türkçe konuşan değildir. Elbette Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak kadar, Türkçe düşünmek de önemlidir.A ma bir Türk  milliyetçisi için daha önemli olabilecek, Türk gibi düşünmek ve her olay karşısında bir Türk gibi davranabilmektir. Bu anlamada değil midir ki, Yahya Kemal “Kökü mazide olan atiyim’’ diyor. Yine mütemmim anlamda değil midir ki, Atatürk Türk milliyetçisinin şu tarafını veriyor “Ne mutlu Türküm diyene’’. Şimdi, bütün mesele Türk’ün mazisiyle mücehhez olarak “Türküm!’’diyebilmesi ve Türkün atisine doğru seri adımlarla ilerlemesidir.’’

    Yugoslavya Türkleri arasında milliyetçilik bilincini var olan imkanlar çerçevesinde güçleştirmeye, Atatürk ilkelerini yaşatarak beraberlik ile birliklerini sağlamak için Yücelciler diye adlandırılan bu Makedonyalı, Üsküplü gençler, özel olarak eğitim ve kültür alanında etkindiler. İkinci dünya savaşından sonra kurulan yeni Yugoslavya ve bunun bir cumhuriyeti olan Makedonya hükümetinin, memlekette her ulusun, her etnik grupun kendi dilinde eğitim, kültür ve haberleşme hakkında sahip olduğuna dair genel beyanatlardan yararlanarak, bu aydınlar, ülkenin Nasizm’den kurtulmasından aşağı yukarı sadece bir ay sonra “Tefeyyüz’’ ile “İrfan’’ okullarının açılmasında ön ayak oldular. Bu topraklarda 500 küsür yıl Türkçe bir eğitimin varlığını ıspat etmek ve eğitimdeki geleneğe sadık kalmak için, onlar Üsküp’te açılan bu Türk okullarına, Halk kurtuluş savaşından, şu  veya bu kahramanın, önderin adını ya da ülkedeki yeni önemli herhangi bir tarihi günün anısına değil, şehirde Osmanlı döneminde çalışan iki okulun adını veriyor. Artı bu okullardaki tedrisatın zamana uygun, müfredat proğramının da çocuklarda milli duyguları geliştirecek biçimde olması için çaba gösteriyordu. Ders dili Türkiye Türkçe’siydi. Okulların açıldığı ilk yıllarda bu eğitim ocaklarında öğrenciler “Dağ Başını Duman Almış’’, “Çıktık Açık Alınla’’, “Ankara Ankara Güzel Ankara’’ gibi marşlar söylerdi. “Tefeyyüz’’ile ‘’İrfan’’ okulları birkaç gün ya da ay sonra Makedonya’nın öteki şehirlerinde açılan okullara örnek olmuştur.

    Yücelciler, 1945 yılının yaz aylarında Üsküp’te öğretmen yetiştirmek için açılan üç aylık pedagoji yaz kurslarında ders veren öğretmen kadrosunun çekirdeğini de oluşturuyordu. Bu kurslarda, Şerafettin Ferit Yücelden’in kayda değer önemli bir rölü vardır. O kendini sadece kursiyerlere verdiği derslerde değil, ders dışı etkinliklerde de hissetirmeye ve memleketin çeşitli yerlerinden gelen akranlarına çok yönden yararlı olmaya çalışıyordu. Dersler dışında öğretmenler korosunu yönetiyor, dram edebiyat seksiyonunun başında bulunurdu. 1945 yılının yaz aylarında onun yönettiği koro ve dram – edebiyat seksiyonunda vardım. “Ferah idi kızın adı’’ türküsünü her işittiğimde bu koroyu, Şerafettin Ferit’i hatırlarım. Dram seksiyonunda, o dönemde yazıyla uğraşmaya başlayanlar ağır basardık. Çeşitli kültür gösterilerin düzenlenmesinde, müsamerelerin hazırlanmasında öncüllük yaptılar. Bizde ilk ders kitabını da bir yücelcinin hazırladığı da doğrudur. “Sevimli  Kıraat’’  başlıklı bu okuma kitabı, mahkemеde bu örgütün kurucularından biri olarak yargılanan Fettah Süleymanpaşiç tarafından hazırlanmış ve 15 bin nüsha olarak basılmıştır. Eğitim alanındaki çabaları yanı sıra Yücelciler halka okuma yazmayı öğretmekte de, diğer öğretmenlerimiz ve aydınlarımızla birlikte büyük katkıları oldu. Bunlar bulundukları şehir ve köylerde okur – yazar kursları düzenleyip halkı ümmi olmaktan kurtarmaya çalıştılar.  Yücelcilerin Türk halkının genel kültürünü ve bilgisini geliştirmek alanında da önemli katkıları oldu. Öğretmen olarak çalıştıkları yerlerde halkın yaşam kültürlerinde olumlu değişikliklerin yapılması üzerinde durdu. Çeşitli konularda aydınlanmaları için yardımcı olmaya çalıştılar. Gençtiler, ama bilgi sahibiydiler. Çıkarcı, bencil ve uymacı değillerdi. Her şeyden önce bildiklerini başkalarıyla gönül rahatlığıyla paylaşmaya hazırdılar. Sözün kısası milletseverdiler. Soydaşlarına karşı bu sevgiyi yazı olarak da göstermek istediklerinden 1944 yılının Aralık ayında Üsküp’teki evkaf dairesinin binasında “Birlik’’ gazetesini hazırlamaya başladılar. Redaksiyonun başında Şerafettin /Ferit/ Yücelden, Refik /Şerif Mehmet/ Özer ve Hüsammetin /Mehmet/ Vardar vardı. Gazetenin çıkması için devletin yada o zaman Halk Cephesi gibi bir örgütün kararı yoktu. Gazeteyi çıkarmaya başlayanlar böyle bir kararı beklemeden, sadece ASNOM’un her halde halkın kendi ana dilinde öğrenim görmeye ve haberleşmeye hakkı var diye yayınladığı genel beyanından yararlanarak gazeteyi yayınlamaya başlamışlardı. Devletin de bir maddi yardımı yoktu. “Birlik’’ gazetesinin ilk başyazarı olarak gösterilmiş kendisine plaket verilmişti. O zaman da söyledim, daha sonraları da yazdım. /Bu yazım, 1999 yılında Türk Dili Kurumu tarafından yayınlanan Balkan Ülkelerinde  Türkçe Eğitim ve Yayın Hayatı Bilgi Şöleni kitabında  var/ dördüncü ve beşinci sayıları hazırlayan biridir. Onun ilk başyazar olarak gösterilmesi biraz da gazetenin Yücelciler tarafından çıkarılmasını göz ardı etmekti. Artı, Nurettin Davut, o dönemde “Birlik’’ gazetesini yayınlayan “Nova Makedonya’’  yayınevinin başında bulunan Resneli, Pande Kolemişevski’nin baba dostuydu. “Birlik’’çiler müdürün karşısında pest etmişlerdi. Gazetenin dördncü sayısı hazırlanırken, çok iyi Türkçe bilen ve ikinci Meşrutiyet dönemi Meclis Mebusan üyesi, dönemin Makedonya Halk Cephesi’nin başkanı olan Dimitar Vlahov gazeteye telefon açıp “Borba’’ gazetesinde, Yugoslavya Partisi Politbüro üyesi Moşa Piyade’nin, Hüseyyin Cahit Yalçın aleyhinde ve gıyaben de Türkiye’nin siyasetini eleştiren yazısını aktarmalarını emrediyor. Yücelciler bunu başta yapmak istemiyorlar. Ama artan baskılar sonucu bunu yapmaya razı oluyor, hatta yazının altında, bunun kimin tarafından Türkçeye çevirildiğine dair imza atmayı kabul etmiyor. Yazı kuruluyla anlaşamayacağı görülünce Dimitar Vlahov gazeteye, siyasete girmek için can atan Nurettin Davut’u gönderiyor. Nurettin Davut da gözünü kırpmadan, redaksiyona gidiyor ve Moşa Piyade’nin Türkçe’ye çevrili yazısının altına imzasını atıp gazetenin basımına izin veriyor. Dördüncü sayıya kadar “Birlik’’ sözün tam anlamıyla Türk Halkının gazetesiydi. Ama bundan sonra gazeteye Halk Cephesi el koyuyor ve devlet 1946 bütçesinde “Birlik’’ için ilk defa önemli bir para ayırıyor. Nurettin Davut’un gazeteyi idare edemeyeceğini gören Dimitar Vlahov, alelacele İştip’ten Şükrü Ramo’yu getiriyor ve gazetede, onyedinci sayısından baş yazar olduğu gösterilirse de, yedinci sayısından itibaren Şükrü Ramo tarafından yönetilmeye başlıyor. Tabii bu sırada Yücelciler birer birer gazeteden uzaklaşıyor ya da uzaklaştırılıyor ve böylece daha sonraki yıllarda mahkemelik olacak gazetenin ilk yazarları ile devlet arasında ilk siyasi gerginlik başlıyor. Bu olaydan aşağı yukarı on altı kişilik  ilk grup, bunların ardından yirmi dokuz kişilik ikinci ve on sekiz kişilik üçüncü grup olmak üzere 63 genç Türk tutuklanıyor ve  bunlardan dördü idama mahkum ediliyor. Aralarından birkaçı bir iki ay sonra serbest bırakıldı, yirmi yıl kadar cezaya çarptırılanlar da 1954 yılında genel bir aftan yararlanarak özgürlüğüne kavuştu. 63 gencin tutuklanıp yargılanması Makedonya’da  filizlenmeye başlayan eğitim ve kültürümüze indirilmiş büyük bir darbeydi. Çoğunlukla Üsküplü olmalarına rağmen bu gençler sadece başkentte değil, Makedonya’nın dört yanında çok etkindi. Tutuklanmalarıyla özel olarak okullarda büyük bir boşluk yaratıldı. Yerleri yeterince eğitimli olmayan kişilerle dolduruldu. 1948 yılından sonra yaz aylarındaki pedagoji kurslarında bir yıl önce kursiyer olanlar ders vermeye başladı. Tarihimizde 1912 yılından sonra çok iyi başlayan eğitim ve kültür gelişmemizin adeta yolu kesilmişti. Artı bu tutuklamaların sadece eğitim ve kültür alanında değil, daha sonraları Makedonya’daki Türk Halkının sosyal, siyasi ve ekonomi hayatında da çok acı sonuçlar verdi. Halkımız arasında toplu bir göçün başlamasına da neden oldu. Tutsak oldukları yıllarda da Yücelcilerden  birkaç kişi Türk toplumuna yararlı olan bazı işler gördü. 1950 yılında yeni kurulan Türk tiyatrosunun ilk müdürü Abduş Hüseyin’in ricası üzerine (ve tabi İçişleri Bakanlığı’nın izniyle) Hüsamettin Vardar, Şerafettin Yücelden ve Refik Özer, hapishanede Branislav Nuşiç’in “Şüpheli Şahıs’’oyununu Türkçe’ye çevirdi. Tiyatromuzun Prömiyeri, dolayısıyla basılan afişlerde oyunu çevirenlerin adı yoktur.  Oyun daha sonra yeniden programa alınınca, afişte gerçek çevrimenlerin adları yerine, oyunun çevirmeni olarak o yıllarda tiyatroda çalışan Şevki Vardar’ın adı duruyordu. Bu da kültür tarihimizde görülen büyük ayıplarından biriydi. Hapishanedeyken Yücelcilerin, Türkçe – Makedonca ve Makedonca – Türkçe bir sözlüğün üzerinde de çalıştıklarına dair bilgi vardı. Hapishaneden çıktıklarında bu çalışma polis tarafından ellerinden alınmış. Bugüne kadar bu sözlüğün izi bulunmadı, herhalde bir yerde saklı olmalı. Evet Yücelcilerin kültür ve eğitim tarihimizde kısa da olsa önemli bir yeri vardır. Onlar Makedonya’daki Türklerin ve Türklüğün yaşaması için olağanüstü büyük çaba harcayan gözü pek, yürekleri mert Atatürkçü gençler ve aydınlarımız…

    Fahri Kaya

    (Köprü Dergisi – Yıl:4 Sayı:11 Mart 2006)

     

    Yorum Yap