• BUGÜN 16/31
  • “Kriz sürecinden bizi çıkartacak tek şey insanın kendi doğasıyla barışabilmesi”

    March 2, 2018 | 11:40

    İstanbul Şehir Üniversitesi yönetim psikolojisi uzmanı, yazar İbrahim Zeyd Gerçik ile iletişimi, insan ilişkilerini, hatırlamayı, fark etmeyi, önyargıyı “yalnızlık teknolojisi”ni, buhranı, güveni, değerleri ve tüm bunlar ışığında Müslüman ile mümin arasındaki farkları konuştuk. Her şeyden önce insanın; kendini var edemeyen yaratılmış bir varlık olduğunu hatırlaması gerektiğinin altını çizen İbrahim Zeyd Gerçik, ”Bugün siz cep telefonunuzu elinize aldığınız zaman, saatlerce o telefonla oynarken, yanınızdaki eşinizi, dostunuzu hiç fark etmiyorsanız ve kilometrelerce ötede hiç tanımadığınız bir insan sizin ilginizi çekerken, yanınızdaki aynı dilde, aynı duygu dünyasında olan insana yabancılaşıyorsanız, bu iletişim teknolojisi değil yalnızlık teknolojisidir” şeklinde konuştu. İnsana dair gerçekleştirdiğimiz samimi sohbeti siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

    Seyyid EMİN, Abdülkadir MURATİ / TİMEBALKAN

    Okuyucularımızın sizi yakından tanıması için kendinizi tanıtır mısınız?

    İstanbulluyum. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunuyum. Mezuniyetin arkasından İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde Davranış Bilimleri alanında yüksek lisans yaptım. Beş yıl Tokat ve Kırıkkale Üniversitelerinde Sosyoloji ve Kamu Yönetimi okutmanı olarak görev aldım. Ardından eğitim, araştırma ve halkla ilişkiler alanlarında yönetici olarak çalıştım. Son on altı yıldır şirketlere yönelik kurumsallaşma, eğitim ve yönetim çalışmalarının içerisindeyim. Altı yıldır İstanbul Şehir Üniversitesi’nde yönetim psikolojisi uzmanı ve eğitimci olarak görev yapıyorum. Yayınlanmış olan 6 tane kitabım bulunuyor.

    Hocam, Âdemoğlunun başta kendisiyle olmak üzere, ailesi, yakınları ve çevresiyle ilişkisini belirleyen en önemli faktör iletişim. İnsan ilişkileri üzerinden ruh halimizi de etkileyen sağlıklı iletişimin insan tarafından göz ardı edilmesini nasıl yorumlarsınız?

    İnsan; anlam olarak nisyan ve ünsiyet kelimelerinden geliyor. Bu iki kelime insanın doğasında ki iki farklı kutba vurgu yapıyor. Nisyan, yani unutmaya eğilimli varlık. Unuttuğu zaman da dengesini kaybeden bir varlık.  O nedenle insan hatırladığı müddetçe hatırlı olan bir varlık. Burada önemli olan insanın hangi değerleri hatırladığı, hangi değerlere yöneldiğidir. Günümüzde insanın yönelim alanında, insandan daha fazla eşya ve nesneler olduğu için insan birbiriyle yeterince bağ kurmuyor, yeterince birbirine tutunmuyor. Belli değerlerle ilişki oluşturamadığı için de birbirini anlama düzleminde bir araya gelemiyor. Çünkü iletişim, insanın ruhuna giden yolda kelimelerin anlamını yakalayabilmesi. Aynı anlamda birleşmeye iletişim diyoruz. İnsanların aynı anlamda birleşebilmesi için öncelikle benzer değerlerden hareket etmesi lazım. Benzer değerlerden hareket edilmediğinde insanlar aynı anlamda bütünleşemiyorlar.

    İnsanın diğer boyutu ünsiyet, tutunmak, bağ kurmak. İnsan bağ kuran, tutunan varlık. Bağ kurabilmesi için insanın birbirine güven duyması gerekiyor. Güven duyabilmesi için ise diğerini fark etmesi, diğerini kabullenmesi, diğerine değer vermesi lazım. İnsani ve ahlaki değerler göz ardı edilip başarı, güç, kontrol, nesnelere hâkimiyet gibi modern yaşamın kapitalist öğeleri öne çıktığında doğal olarak insan parçalanmaya başlıyor. Narsisizim, bencillik, gurur arttığı zaman da bizim anlam dünyasında bütünleşmek, birbirine açılmak, birbirine tutunmak dediğimiz iletişim süreçleri gerçekleşmiyor. Çünkü iletişimin en hassas boyutu dinlemedir, dinlemenin arka planında ise sabır, şefkat ve merhamet vardır. Bu değerler sorumluluk duygusuyla, insanın kendisini aşmasıyla ilgili değerlerdir. Bu değerler kaybolduğu, insan hayatın merkezine sadece hazzı koyduğu zaman, insan daha fazla parçalanıyor ve yalnızlaşıyor.

    “Dikta Değil İkna & İletişim Psikolojisi” kitabınızın amacını “hatırlamak, hatırlatmak, fark etmek ve fark ettirmek” olarak özetliyorsunuz. Neyi hatırlamak, neyi hatırlatmak, neyi fark etmek ve neyi fark ettirmek?

    Her şeyden önce insanın kendini var edemeyen, yaratılmış bir varlık olduğunu hatırlamak. Yaratılmış olan varlığın bir hayat sorumluluğu olduğunu ve bu hayat sorumluluğunun içerisinde hayatı güzelleştirmek ve anlamlaştırmak olduğunu hatırlamak. İnsanın kendi yeteneklerini fark edebilmesi, insanın diğer insanda güzellikleri fark edebilmesi. İnsanın sadece fark ettiğinde kendine diğer insanla ayna olabileceğini anlayabilmesi. İnsanın diğerini fark edebilmesi için kendini fark etmesi, kendini fark edebilmesinin diğer insanın ona ayna olmasıyla mümkün olduğunu fark etmesi gerekiyor. Benim kendimi anlayabilmem için aslında başka bir insanın varlığında kendimi seyretmem gerekiyor. Başka bir insanın varlığında sevilip sevilmediğimi anlamam gerekiyor. Başka bir insanın varlığına yatırım yapıp ondaki yankıyı kendimde duymam gerekiyor. Bu da sevgi dediğimiz bağ da gerçekleşen bir unsur. Sevgi bağı zayıfladığı anda dinleme zayıflıyor, dinleme zayıfladığı zaman anlama zayıflıyor, anlama zayıfladığı zaman diğergamlık, duygudaşlık ortadan kalkıyor. İnsanın belli nesnelere yoğunlaştığı, o nesne dünyası içerisinde kendini bulmaya çalıştığı telefon, internet, sosyal medya sürecinde insanın insana odaklanması daha da zorlaşıyor.

    İletişim teknolojileri her geçen gün gelişirken bu gelişim insan ilişkilerine ters orantıyla yansıyor. Göz temasını kaybeden insanlar gün geçtikçe daha huzursuz, daha mutsuz hale geliyor. İnsanlar birbirlerini dinlemek, anlamak yerine kendi fikirlerini tahakküm ettirmeye çalışıyor. Sanal iletişim ile yüz yüze iletişim arasındaki farkları, getiri ve götürülerini nasıl değerlendirirsiniz?

    Ben iletişim teknolojisinin değil, bağımlılık teknolojilerinin olduğunu düşünüyorum. Aslında bizim iletişim teknolojisi olarak değerlendirdiğimiz araçlar insanın kendi duygu ve düşüncelerini aktardığı değil, diğerlerini izlediği teknolojiler. Diğerlerine bağımlı olduğu teknolojiler. Bunlar kapitalizmin yalnızlık teknolojileri. İletişim insanları bir araya getirir. İletişim insanların bilgi ve duygularını bütünleştirir, ortak bir amaca yönlendirir. Oysa bu teknolojiler insanları atomize ediyor, parçalıyor, yalnızlaştırıyor. Çünkü kapitalizmin sorgulamayan, düşünmeyen, sürekli tüketen insanlara ihtiyacı var. Böyle bir şeyin olabilmesi için insanın yalnızlaşması ve dünyayı sadece yalnızlık penceresinden görmesi lazım. Bugün siz cep telefonunuzu elinize aldığınız zaman, saatlerce o telefonla oynarken, yanınızdaki eşinizi, dostunuzu hiç fark etmiyorsanız, kilometrelerce ötede hiç tanımadığınız bir insan sizin ilginizi çekerken, yanınızda aynı dilde, aynı duygu dünyasında değerli olan insana yabancılaşıyorsanız, bu iletişim teknolojisi değil yalnızlık teknolojisidir. Sanal dünyanın özelliği sizin sahip olmadığınız bir güçle sizi yönetmeye başlamasıdır. Siz, tanımadığınız insanlarla ilişki kurarken kendinizi çok rahatlıkla gizleyebiliyorsunuz, farklı bir insana dönüşebiliyorsunuz. Orda riskli bir durum yok, oysa yan yana ilişkilerde sizin sorumluluk yüklenmeniz gerekir. Karşındaki insanı anlamak için çaba sarf etmeniz gerekir. Bir tuşa basıp sanal dünyadan çıkabilirsiniz ama duygusal dünyadan bir tuşa basıp çıkamazsınız. Bir insana söylediğiniz kelimenin sorumluluğu vardır, duygusal bir arka planı vardır. İnsanlar sorumluklardan kaçtıkça sanal dünyaya daha fazla giriyorlar ama sanal dünya insanlara sevgiyi, güveni, insani sıcaklığı, enerji aktarımını vermiyor. İki insan yan yana geldiğinde insani enerjileri yüzlerinden ve gözlerinden birbirinden akmaya başlar. Bu da birbirleri için değerli ve anlamlı olup olmadıklarını anlamalarını sağlar. Sanal dünya bunların hiçbirini karşılayamayacağı için güçlü olduğunu zannetme yanılgısı insanın yalnızlığa ve daha fazla boşluğa doğru kaymasına yol açıyor.

    Hocam dünyanın her yerinde gençlerin kendini yetiştirmesi, kendini kanıtlaması ve topluma kabul ettirmesi birçok açıdan zor. Fakat bu husus Balkanlarda “çevre” ve “özgüven” (özüne güven) eksikliğiyle bir tık daha ileride. Siz, “Öğrenilmiş Acizlik” yazınızda “Sürekli engellenme; insanın içindeki umudun çalınması, yaşama isteğinin köreltilmesi, üretkenlik ve girişkenliğin öldürülmesidir” diyorsunuz. Gençlerin engellemelere karşı nasıl bir “mücadele” içinde olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    Hayatın her aşamasında engellerle karşılaşacağız. Mesele engelin bizi sınırladığı mı yoksa bizi sınadığına mı ilişkin algımızdır. Eğer engeli bir sınanma, potansiyelimizi keşfetme ve kendimizi tanıma aracı olarak görürsek engel bir fırsata dönüşür. Engeli kendi gerçekliğimizi bastıran, bizi güçsüzleştiren, bizden daha büyük bir unsur olarak görürsek kendimizi olan güveni kaybetmeye başlarız. Burada en önemli şeylerden biri; insanın kendi eşsizliğini, biricikliğini fark etmesidir. Bunu yaparken de kendisini farklı kültürlerle, kurumlarla karşılaştırmaması gerekiyor. Çünkü insan karşılaştırmaya başladığında kendini güçlü karşısında daha değersiz ve güçsüz algılar. Eşsiz olan insan, kendi biricikliğini fark ettiğinde ve kendi yeteneklerini keşfettiğinde kendini en iyi ifade edecek alana doğru akmaya ve üretmeye başlar. Burada temel sıkıntı, modern dünyanın standartlarıyla kendini yargılamaktır. Modern dünya size zenginlik, güç, kontrol, başarı, belli bir refah standardına sahip olmak, sınıf atlayabilmek gibi belli standartlar sunar. Kendinizi modern dünyanın standartlarıyla değerlendirirseniz, başarısız bir insan olarak görebilirsiniz. Oysa tarihte bulunmuş olduğu coğrafyada anlam ve değer üreten her insan; kendisini toplumun dayattığı değerlerle değil, vicdanın değerleriyle ve kendi yeteneklerini konumlandırmasıyla biçimlendirmiştir. Burada esas olan başkalarının ya da toplumun ne dediği değil kişinin hayatın kendi seçimleriyle, kendi değerleriyle inşa olacağının farkına varıp kendi sesini vicdanın, gönlün ve aklın sesini dinlemesidir. Topluma duyarlı olacağız ve toplumun bütün gerçekliğini de içselleştirmeyeceğiz.

    Toplum olarak sıkıntı çektiğimiz diğer önemli bir konu da önyargı ve kapalı iletişim. Önceki deneyim ve tecrübeleri kullanarak çok fazla düşünmeden bir konu ya da kişi hakkında varılan yargılar gerçekmiş gibi kabulleniliyor. Diğer taraftan herhangi bir olay ya da durum karşısında hissedilen duygular açık bir şekilde belirtilmiyor; insanlar yaptıklarından ziyade kişiliklerinin eleştirildiğini düşünüyor. Bu iki önemli noktanın aşılması için ne tür önlemler alınmalıdır?

    Önyargılar insan korktukça artar. Korktuğu varlıklara korkusunu bastırmak için belli önyargılarla tehlike atfetmeye başlar. Korkuyu aşmanın en önemli adımı karşıdaki varlıkların da aslında sizden farklı olmadığını ve onunda özünde sizinle ortak benzerlikler olduğunu fark etmekle başlıyor. Kişi kendine ne kadar güvenirse, kendini ne kadar kabul ederse dışardaki varlıklara karşı da önyargı düzeyini de azaltmaya başlıyor. Aslında burada ki temel unsur insanın kendi varlığıyla, tarihiyle, kimliğiyle barışması, güven hali geliştirebilmesidir. Bunun yolu okumadan, düşünmeden, dinlemeden, çözümlemeden geçiyor. Önyargıları aşabilmek için insanlarla ortak çalışmalara, ortak projelere girmek gerekiyor. Bizim ötekileştirdiğimiz, önyargıyla baktığımız insan da ağlayan, üzülen, seven bir varlık. Onun da dünyası içerisinde bizimle benzer birçok özellik var. Karşımızdaki kişiden korkmak yerine korkuyla yüzleşip o insanla ortak noktalarımızı, benzerliklerimizi yakalayabilmemiz gerekiyor. Önyargıları yıkan en önemli şey karşımızdaki kişide kimliği, kültürel özelliği değil insani boyutu görebilmektir. Biz insani boyuttan çok etnik, kültürel ya da inançsal kimliklerle baktığımız anda kendimize de yeterince güvenmiyorsak diğerini ötekileştirip kendimizi üstün konuma getirmeye çalışıyoruz. Onu ötekileştirmek için de ona olumsuz yargılar yüklüyoruz. Aslında bu bizim kendi zayıflıklarımızı kabul etmemizle alakalı. Kendi içimizdeki zayıflıkları kabul etmiş, onlarla yüzleşebilmiş olsak diğerini küçümseyerek kendimizi yükseltme ihtiyacı içerisine girmeyiz. Karşımızdaki insanın benzer noktalarını daha fazla görürüz. Temel sorun kendimizle yüzleşmeyi, özeleştiriyi eksik tutmamız. Özeleştiriyi ne kadar iyi yapabilirsek önyargılar da o anda buharlaşmaya başlar.

    Modern insan bunalımda olan insan olarak nitelendiriliyor. Kafamızı ne tarafa çevirsek kötü bir tabloyla karşı karşıyayız. Özellikle Müslüman coğrafyalarda kan sudan ucuz hale geldi. Her tarafta bir soykırım, adaletsizlik, hırs, ihtiras. Çocuk istismarına kadar uzanan bir liste. Konferanslarınızdan birinde Müslüman depresyona girmez dediğinizi hatırlıyorum. Hala bu düşüncede misiniz ve öyleyse bunca kötülüğe rağmen ayakta durmayı nasıl başaracağız?

    Konferansta şöyle ifade etmiştim: Müslüman depresyona girer, mümin depresyona girmez. Mümin depresyona girmez, çünkü mümin değerlerini hayatın merkezine, davranışlarına aktarmış kişidir. Müslüman belirli değerlerin doğrularına teslim olmuş, bunu kabullenmiş kişidir. Bir şeyi kabullenmekle bunu içselleştirmek, bunu her türlü ilişkinin merkezine yerleştirmek, davranışları ona göre konumlandırmak çok farklı şeyler. İnanmış olan insan bedel ödemeye hazır olan insandır. İnanmış olan insan, değerlerini çabalarıyla uyumlu hale getiren insandır. Yani mümin yalan söylemez, emanete ihanet etmez, hakları korur, mümin engelleri kaldıran kişidir, mümin seven kişidir. Hz. Muhammed “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” diyor. Yani inanmanın, mümin olmanın temeli sevmekten geçiyor. İnsanın sevebilmesi için yaratıcının ona vermiş olduğu güzellikleri fark etmesi, o güzellikleri hissetmesi gerekiyor ki hayatla, insanla, Allah ile bağ kurabilsin. Sevgiyi taşıyan temel güvendir. Güveni inşa etmediği müddetçe, hakkı koruyup, insanı ve mekânı emanet bilmedikçe sevgi gelişmez.

    Kendini Müslüman olarak tanımlayan birçok toplum, siyasette, ticarette, yönetimde, şehirde, ilişkilerde önce güveni inşa edemiyor. Demek ki Müslüman gerçekliğine sahip değiliz. Bakın hikmet elçisi Müslümanı, söz ve davranışlarıyla diğer insanların, güvende olduğu kişi olarak tanımlıyor. Sosyal çevremize veya farklı coğrafyalara baktığımızda Müslümanlar hak kavramını gözetiyorlar mı? Müslümanlar emanet kavramını gözetiyorlar mı? Müslümanlar verdikleri sözlerde tutarlılar mı? Peygamber, münafığı tanımlarken, yalan söyler, sözünde durmaz, emaneti korumaz diyor. O zaman bizim toplumsal gerçekliğimiz Müslümanlıktan çok münafıklığa, samimiyetsizliğe daha yakın düşüyor. Müslüman güveni inşa eden insansa, Müslüman ancak sevgiyi inşa edip mümine dönüşüyorsa ve biz bunları kendi coğrafyamızda kuramıyorsak bizim kendimizi, dinimize ilişkin samimiyetimizi sorgulamamız gerekiyor. Bu durumu besleyen en önemli unsurlardan biri cehalet. Yani zihnimizin yanlış bilgilerle örtülmüş olması. Bu durumda kendi tarihimizle yüzleşmememizin, kendi dini değerlerimizi tanımamamızın, okumamamızın büyük etkisi var. Eğer insanlar kendi tarihleriyle yüzleşip İslam’ın temel kaynaklarını bilmiş olsalar din algılarını hak üzerine daha fazla oturturlar. İnsanları, siyasi parti başkanlarını, şeyhleri, kutsallaştırıp akıllarını ve ruhlarını onlara teslim etmezler. Temel sıkıntı söz ve eylemlerle inanıldığı söylenen değerler arasındaki çelişki ve uçurum. Yani insanın kendi iç dünyasında parçalanması. İçinde Tevhidi kuramamanın, güveni inşa edememenin getirdiği samimiyetsizlik.

    Son olarak TİMEBALKAN aracılığıyla, başta Balkan milletlerine olmak üzere okuyucularımıza ne söylemek istersiniz?

    Dünya modernizmin, kapitalizmin getirdiği büyük krizleri yaşarken bizi kriz sürecinden çıkartacak temel yaklaşımın insanın kendi doğasıyla, fıtratıyla barışabilmesi olduğuna inanıyorum. Bu barışmayı sağlayabilecek tek gerçeklikse İslam’ın getirmiş olduğu ahlaki değerlerle bütünleşebilmek. Bunu yapamadığımız tarihsel görevimizi, kimliğimizi anlayamadığımız müddetçe, biz ne kendi güvensiz dünyamızdan kurtulacağız ne de kapitalist dünyanın getirdiği modern dünyanın bunalımlarının dışına çıkabileceğiz. Bizim sorunumuz teknoloji üretme meselesi ya da belli alanlarda başarı üretmek değil. Bizim temel sorunumuz kendi içinde yabancılaşmış ve sürekli dünyayı tüketen insan karşısında, ihya eden, koruyan, güzelleştiren insanı oluşturabilmek. Bunun da insani ve ahlaki temel değerleri tekrar içselleştirmek ve onların mücadelesini verebilmekle mümkün olduğunu düşünüyorum. Var oluş amacımız güzel ahlakı inşa etmektir. Tarihi görevimizi yeniden hatırlamamız ve fıtratımıza dönmemiz lazım.

     

    Yorum Yap