Türkiye Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığı, Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği, Kültür Bakanlığı müsteşarlığı ve milletvekili görevlerinde bulunan ve Balkanlarla ilgili önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Mustafa İsen ile Balkanları, Yahya Kemal Beyatlı’yı, TEİS projesini ve gençlerin gelecek tasavvurunu konuştuk. Üsküp’ün, dün olduğu gibi bugün de Balkanlardaki Türk entelektüel hayatının merkezi olduğunun altını çizen İsen, “Yahya Kemal yeni bir dil ve yeni bir perspektifle bu uygarlığın ölmediğini, bu birikimin değerli olduğunu eserleriyle bize sezdirmiş, bize anlatmaya çalışmış bir isimdir.” dedi.

Seyyid EMİN / TİMEBALKAN ÖZEL

Balkan kökenli  bir ailenin çocuğusunuz. Belgrad Üniversitesi’nde Türkçe okutmanı olarak çalıştınız. Parlamentoda Türkiye – Sırbistan Dostluk Grubu başkanlığı yaptınız. Farklı görevler vesilesiyle de birçok kez Balkanlara geldiniz. Özelde Üsküp genelde Balkanlar sizler için ne ifade ediyor?

Balkanlar tarihin çok eski evrelerinden beri yaşadığımız bir coğrafya. Bunun sadece Osmanlı boyutu bile ele alınsa yaklaşık beş yüzyıldan fazla süren bir beraberlik söz konusu.   1354 yılında   başlayan fetihlerle  Balkanlar kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin en önemli iki kanadından biri haline geldi. Bu fetihlerle Balkanlar artık Osmanlı’nın iç memleketi haline gelmiş, bu yöreye üç yüz yıl süren ve “Pax Ottomana” adı verilen bir barış havası hakim olmuştur. Balkanlar’da Türk hâkimiyetinin bu kadar kısa sürede kurulmasında ve ciddi bir direnişle karşılaşmadan yıllarca devam etmesinde siyasi, sosyal ve kültürel sebepler rol oynar. Yöre, bir ülkenin gelişmesinin en önemli göstergeleri olan  yapılar, eğitim kurumları, ticari binalar, askeri tesisler, kamu daireleri ve sivil mimari örnekleri ile donatılmış ve bunların detayları sayılacak olan köprü, cami, çeşme, türbe, mesken, çarşı, tekke, han, sebil, şadırvan, kale, menzilhane, saat kulesi, kışla, medrese, kütüphane gibi binlerce eserle zenginleştirilmiştir. Bu suretle bölgeye yeni bir yaşama tarzı, ticari hayat ve medeniyet getirilmiştir. Bunun yanı sıra yerli halktan da kitleler halinde Müslümanlığı kabul edenler olmuş ve bunlar Osmanlı Devleti ve medeniyetinin vazgeçilmez bir parçasını oluşturmuşlardır. Bunun en önemli sonuçlarından birisi, bölgedeki çok dilli yapı içinde Türkçe, bir ‘lingua franca’ olarak önem kazanmıştır. O kadar ki, Balkanlar’da yakın geçmişe kadar hangi ırktan olursa olsun bir kimsenin şehirli kabul edilebilmesi için Türkçe bilmesi gerekli sayılırdı.

Türk medeniyetinin yöre halklarına ne denli tesir ettiğinin en açık göstergesi, dillerine girmiş olan Türkçe kelimelerdir. Bunların sayısı, Boşnakça, Sırpça, Makedonca ve Bulgarcada yaklaşık yedi bin, Rumcada ve Romencede üç bin civarında, Macarcada çok sayıda, Arnavutçada ise hepsinden daha fazladır. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte sözü edilen bu kelimelerin önemli bir bölümü Balkanlar’da bugün de yaşamaktadır. Özellikle kent yaşamına ait kelimeler bu konumdadır.  

Geçmiş çoğu zaman geleceği aydınlatan bir projektördür. Bu anlamda ben Türkiye’de de zaman zaman gündeme gelen “Elveda Rumeli” bakış açısına hiç inanmadım. Belki aile bağları da bunda rol oynadı ama akademik ilgilerim bu yaklaşımımı daha da pekiştirdi. Bu yüzden benim bölgeye bakışım, Yeniden Rumeli şeklindedir. Burada o  kadar çok hatırlatıcı unsur söz konusu ki.  Ama en önemli unsur elbette siz soydaşlarımızsınız.

19 Aralık 2019 Gostivar’da düzenlenen Vefatının 60. Yılında Üsküplü Yahya Kemal Beyatlı” panelinden bir kare

Üsküb’e gelince, burası bizim için öncelikle Yıldırım Bâyezid Han diyârı ve Evlâd-ı Fâtihân yatağıdır. Benim her halde yurt dışında en çok ziyaret ettiğim ama en çok da ziyaret etmek istediğim şehir, Üsküp. Onunla karşılaşmamız epey eskiye dayanıyor, ta 1981 yılına. Bu tarihten başlayarak çeşitli vesilelerle devam etti bu ziyaretler. Yeni seçilen Makedonya Cumhurbaşkanının yemin törenine Cumhurbaşkanı adına katılmak da kısmet oldu; Üsküp’teki Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin kurucu kadrosunda yer almak ve bu görevle isminin ve logosunun seçiminde söz sahibi olmak da.

Üsküp’e ilk ziyaretimde  Necati Zekeriya, Fahri Kaya, İlhami Emin gibi eski kuşakla tanıştım. Birlik gazetesini, Sesler dergisini, Radyonun Türkçe bölümünü ziyaret ettim, buralarda Avni ve Suat Engülü, Avni Abdullah, Enver İlyaz gibi sonra da ilişkimiz sürecek dostlarla karşılaştım. İlk tanıklıklar unutulmaz; bu ziyarette Vardar’ın etrafında yürüdüm, üzerindeki Taşköprü’den Eski Üsküp’ü seyrettim, Davut Paşa Hamamı’nda yeni açılmış bir resim sergisini gezdim, İsa Bey Camii’nin şadırvanında, adeta coşmuş güller arasında abdest aldım. Elbette çevresindeki hanlar, hamamlar,  camiler ve türbelerin bulunduğu şehrin tam göbeğindeki tarihi Üsküp çarşısında dolaştım. Üsküp’te çok dilli, çok kültürlü yapının gündelik hayattaki tezahürlerine tanık oldum.  

Bu ilk gidişle şimdi arasındaki fark, şehrin her tarafına dikilen ve estetik olmaktan çok ideolojik bir baskı unsuru olarak karşınıza çıkan heykeller ve karşıdaki Vodno dağına yerleştirilen devasa haç. Ama başka Balkan şehirlerinde de sıklıkla gördüğüm bu manzara bana hep Aliya İzzetbegoviç’in anlamlı cümlesini hatırlatır:  “İstediğiniz kadar dağlara haç koyun, gökyüzüne her baktığınızda hilâli göreceksiniz.”

Sevindiğim husus Üsküp, dün olduğu gibi bugün de Balkanlardaki Türk entelektüel hayatının merkezi.  Şimdi de pek çok genç şair ve yazar bu farklı coğrafyada Türkçenin ses bayrağını dalgalandırmaya devam ediyor.

Elbette en çok şehrin beşeri birikimini ama her şeyiyle bu güzel şehri özlüyorum. Her ne kadar yemek isimleri aynıysa da tatlarının ve sunum şekillerinin farklı olduğu Üsküp mutfağı da bunlar arasında.  

19 Aralık 2018’de “Vefatının 60. Yılında Üsküplü Yahya Kemal Beyatlı” panelinde yaptığınız konuşmada Üsküp’ün dik duruşunun öneminden bahsederek, “Balkanların hiçbir yerinde sizler kadar yer isimlerine önem veren başka bir yer olmadı. Sizler hiçbir zaman Üsküp’e Skopje demediniz” yorumunda bulundunuz. Yer isimlerinin toplumsal hafızanın önemli bir mihenk taşı olduğunu düşündüğümüzde söz konusu muhafazakâr tutumu neye bağlıyorsunuz?

Yer isimleri uzun zaman dilimi içinde çeşitli olaylara tanıklık ederler. Hatta şarkılara, türkülere, masallara, başka sanat eserlerine konu olurlar. Topoğrafya ile uğraşmak lüzumsuz bir milliyetçilik tezahürü. Ama bu yapıldı, üstelik iyi niyetle de yapılmadı. Bir yerin adını değiştirirken sadece adını değiştirmiş olmuyorsunuz. Ben diğer Balkan ülkeleriyle de ilgileniyorum, örneğin Bulgaristan, burada bilinçli soydaşlar bile yetmiş seksen yıl önceki yaşadıkları yerlerin adını kullanmıyor ve bilmiyorlar. Bence bu bir anlamda var olmanın tescilidir. Makedonya’daki soydaşlarımız hem gündelik kullanımda hem de yazılarında bu tarihi isimlere ehemmiyet veriyorlar. Bunu önemli ve size özgü mutlaka sürdürülmesi gereken bir ayrıcalık ve bilinçli bir tavır olarak görüyorum.

Sapanca Şiir Akşamları

Dünyanın her yıl doğuya kaydığını ve bunun yayılma istidadı olduğunu, bu yolda da Yahya Kemal Beyatlı’nın bir kutup yıldızı gibi yönümüzü göstereceğini söylediniz. Geçmişle geleceği birleştiren Beyatlı’nın adını önümüzdeki yıllarda daha çok duyacağımızı da sözlerinize eklediniz. Yahya Kemal Beyatlı bizler için neden bu kadar önemli?

Medeniyet tartışmaları bitmiyor. Bunlardan biri de güç dengelerinin değişmeye başladığı ve medeniyetin ağırlık merkezinin doğuya doğru kaydığıdır. Kuşkusuz bu bugünden yarına olacak bir şey değil ama bu yürüyüşün farkında olup ona göre tavır almak gerekir.  

Biliyorsunuz biz bir uygarlığın ardıllarıyız.  18. yüzyıldan itibaren İslam medeniyeti etkinliğini yitirdi. Bu sarsılmışlık içinde aydınlar toplum için reçeteler ürettiler. Bunları başlıca iki gurupta toplayabiliriz. O güne kadarki kazanımları köhne görüp toptan reddederek çağdaş normlara göre yeni bir yapı kurmayı önerenlerle mevcut yapıyı ıslah edip bunun üzerine bin yıllık birikimi göz ardı etmeden gene çağdaş bir tablo oluşturmayı düşünenler. Yahya Kemal bu ikinci fikrin temsilcilerindendir. Kısaca o, kökü mazide olan atidir. Yahya Kemal yeni bir dil ve yeni bir perspektifle bu uygarlığın ölmediğini, bu birikimin değerli olduğunu eserleriyle bize sezdirmiş, bize anlatmaya çalışmış bir isimdir. Yazdıkları geleneğin tekrarı değil, yepyeni ama bir bakıma da gelenekle ilintilidir. Bu bakımdan sözü edilen bu anlayışın gelecek yıllarda çok gündeme geleceğini düşünüyorum, Mesela onun asistanı Tanpınar, adeta yeniden keşfedildi.  Oysa onun kaynağı, asıl beslenme noktası Yahya Kemal’dir. Ben Yahya Kemal’in önümüzdeki yıllarda daha çok keşfedileceğine inanıyorum. Bu keşfin Türk toplumu için çok hayırlı olabileceği kanaatindeyim.

Anadolu’da Selçuklularla başlayıp Osmanlılarla devam eden ve günümüze ulaşan edebi birikimi toplumla buluşturmak amacıyla Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi (TEİS) başlattınız. Türk edebiyatının 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar eser veren şair ve yazarları kapsayan proje ile bu topraklardaki bilgi ve birikim toplanıyor. Proje hakkında bilgi verir misiniz?

Öncelikle şunu belirtmek lazım, tanınmış kişilerin hayat hikâyelerinden bahseden bir tür olan biyografi, insanlıkla yaşıt bir bilim dalıdır ve bu dalın gelişmişliği bir anlamda o toplumun uygarlık düzeyini gösteren bir ölçüttür. Bu anlamda İslam dünyasında tarih çok fazla dikkate alınan bilim dallarından biridir. Tarihin alt dalları içinde ise özellikle biyografi, çok önem kazanmıştır. Böylece sekizinci yüz yıldan itibaren ortaya çok önemli bir birikim çıktı.  Ben hayatımın erken yıllarında bu birikimi fark edince çalışmalarımı büyük ölçüde Türk biyografi geleneği üzerine kurdum. Sonra da bu birikimi çağdaş okuyucu ile birleştirmek istedim. 1500 civarında bir yazar gurubuyla Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ortaya çıktı. Bu çalışma, birikimle çağdaş imkânların, hatta teknolojinin bileşimi. Türkçe  Dünyanın en zengin şair/yazar birikimine sahip dillerden biridir. Bu çalışmada yaklaşık 14.700 madde başı var.  

İsimler sözlüğünün birinci aşamasında Eski Uygur, Karahanlı, Harezm-Kıpçak, Çağatay, Azeri ve Anadolu-Osmanlı sahasına ait maddeler değerlendirildi. Ancak günümüze yaklaşan ikinci aşamada maddeler sadece Anadolu sahası Türk edebiyatı ile sınırlı. Ama Balkanlar ve Kıbrıs gibi Türkiye Türkçesi ile eser vermiş olanlar da kapsamın içindedir. Ayrıca Avrupa’daki Türkçe eser sahipleri de bu çerçevede değerlendirildi.  Ayrıca Aytmatov gibi eserleri Türkçeye çevrilenler veya aktarılanlar Sözlük’te yer almaktadır. 

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nün önemli özelliklerinden biri de anahtar kelimelerdir. Sözlükte arama yapmak isteyen okuyucu Alan, Yüzyıl, Saha gibi ayırıcı bölümlerle karşılaşacaktır. Edebiyat Alanı kısmında Divan Edebiyatı, Aşık Edebiyatı, Tekke, Yeni Türk Edebiyatı, Çocuk Edebiyatı, Polisiye – Bilim Kurgu gibi ayrımlar vardır. Yüzyıl kısmında şair / yazarın hangi yüzyılda yaşadığını gösteren tanımlama, Yetiştiği Saha alanında ise Osmanlı, Anadolu, Türkiye veya Türkiye dışı tanımları bulunmaktadır. Bu tür tanımlamalar, okuyucunun veya araştırmacının daha kolay bir tasnife yönelmesini ve araştırma konusunda elde edeceği bilgiyi daha kısa yoldan edinmesine yardımcı olmaktadır.

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğünün diğer sözlüklerden ayrılan en önemli özelliği Web ortamında sunulmuş olmasıdır. Bu imkân araştırıcılara büyük kolaylık sağlamaktadır. Örneğin kültür tarihi alanında bir çalışma yapmak isteyenler dakikalar içinde çalışmalarına yönelik malzeme elde edebilirler. Bir araştırıcı, örneğin Üsküp şairleri diye bir arama yapacaksa bunu dakikalar içinde taratarak öğrenebilir. Belli dönemlerde yetişmiş şairleri bir arada görmek isteyenler de. Ayrıca Web ortamında yayınlandığından her yeni bilgi, çıkan her eser, şair / yazarlarla ilgili her gelişme siteye anında eklenebilmektedir. Sevinilecek bir durum şu anda TEİS Dünyanın 65 ülkesinde takip ediliyor ve şu ana kadar dört milyon kişi siteyi ziyaret etti. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğüne http://teis.yesevi.edu.tr/arama motorundan kolayca ulaşabilirsiniz.

Kaleme aldığınız Balkanlarda Osmanlı Mirası Gezi Rehberi, Balkanlarda Türk Çocuk Hikayeleri Antolojisi, Balkanlarda Türk Çocuk Şiiri ve Balkanlarda Türk Çocuk Şiirleri Antolojisi gibi eserlerle Balkanlarda Türk kültürü ile ilgili yayınlanmış çok sayıda çalışmanız bulunuyor. Gelecekte Balkanlarla ilgili yeni çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Benim yaptığım bu çalışmalar Türkiye’de konu ile ilgili öncü çalışmalardır. O yıllarda dünyada soğuk savaş dönemi hüküm sürmekteydi ve ilişkiler çok sınırlıydı. Oysa şimdi pek çok şey değişti. Bölgeyle ilgilenen epeyce araştırıcı da var. Ama yine de Balkanlar benim için vazgeçilmez. Yakında Vardar Yenicesi ile ilgili bir kitabım çıkıyor. Sırbistan’da Osmanlı Edebiyatı ile ilgili iki çalışmam yayınlanacak.

Gelişen ve değişen iletişim teknolojileriyle birlikte enformasyona ulaşım daha kolay hale gelirken hakikate, ruha, manaya ulaşmak ise zorlaşıyor. Koronavirüs salgını ile ilgili şu andan net bir şeyler söylemek çok güç olsa da uzun vadede insanların yaşantılarını (uzaktan eğitim, evden çalışma, sosyal mesafe, vs.) ciddi şekilde etkileyecek gibi görünüyor. Sizler nasıl bir gelecek görüyorsunuz, özellikle karamsarlığa kapılan gençlere ne tavsiyelerde bulunursunuz?

Fütürizm ilgi alanlarımdan biri. Bir başka özelliğim ise iflah olmaz bir iyimserlik. Bu yüzden ben gelecekten ümitliyim. Aslında salgın, epey zaman alacak olan uygulamaları mecburen önümüze koydu. Şu uzaktan eğitimlerin falan yaygınlaşması insanlık için bir kazanç. Korona’nın üzerinden de geleceğiz. Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.

Son olarak TİMEBALKAN aracılığıyla, Kuzey Makedonya ve Balkanlarda yaşayan soydaşlarımıza ne söylemek istersiniz?

Yirminci yüzyıl Balkanlar için, özellikle de bizim insanımız için zor yıllardı. Ama günümüzde Türkiye’nin bölgeyle ilgili hem güvenlik hem ekonomik hem insani hem de kültürel ilişkileri çok gelişiyor. Yeni kurumlar oluştu. Ama siz orada da imkanlara sahipsiniz. Birisi yapsın değil, ülkem için, insanlık için ben ne yapabilirim çabası önemli. Makedonya’daki yeni nesil gençlerde bu gayreti görüyorum. Çok şükür Birlik, Sesler yerine sizler varsınız. Sosyal medya var. Bunlar önemli ama daha önemlisi bunları kullanacak sizin gibi çok kıymetli beşeri sermaye.

– Prof. Dr. Mustafa İsen kimdir?

Edebiyat tarihçisi, akademisyen, profesör, yazar, bürokrat, müsteşar, 25. ve 26. Dönem Sakarya Milletvekili. 3 Aralık 1953, Adapazarı doğumlu. Balkan kökenli göçmen bir ailenin oğludur. Çorum İmam Hatip Okulu (1967), Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1975) mezunu. “Künhü’l Ahbar’ın Tezkire Kısmı: İnceleme-Metin” adlı teziyle doktorasını yaptı (1979). Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Eski Türk edebiyatı asistanı olarak atandı. 1981 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne Türkçe okutmanı olarak gönderildi. 1983 yılına kadar burada görev yaptı. Aynı yıl yardımcı doçent oldu ve yurda dönüşünün ardından Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi TDE Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. O yıllarda kuruluş aşamasında olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi TDE Bölümünde de alanıyla ilgili dersler verdi. MEB’de müşavir olarak görevlendirildi (1987-89).

Aynı yıl Eski Türk Edebiyatı alanında doçent oldu ve 1989 yılında Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi TDE Bölümüne atandı. Burada aynı fakültenin dekan yardımcılığı (1992-96) ve Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanlığı görevine getirildi (1993-96). 1994’te profesör oldu. 

Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi SBE’de müdürlük (1996-98) ve Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi TDE Bölümünde başkanlık görevinde bulundu. Aynı fakülteye dekan olarak (1997-2000) atandı. Sonra Başkent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesine geçti. Bu kurumda TDE Bölümü Başkanlığı yaptı (2000-2002). 7 Aralık 2002 tarihinde Kültür Bakanlığı Müsteşarlığına atandı. Kültür ve Turizm Bakanlıklarının birleşmesi sonucu 17 Haziran 2003 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarlığına tayin edildi. 

22 Temmuz 2007 seçimlerinde AK Parti’den milletvekili aday adayı olmak başvurdu, aday yapılmayınca müsteşarlık görevine döndü. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığa seçilmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine atandı. Bu görevi yanı sıra 4 Nisan 2003 tarihinden beri Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Mütevelli Heyet üyeliği, 17 Ekim 2009 tarihinden itibaren ise YÖK üyeliği görevlerini sürdürdü. 17 Aralık 2002 tarihinde Kültür Bakanlığı Müsteşarlığına getirildi. Kültür ve Turizm Bakanlıklarının birleşmesi sonucu 17 Haziran 2003 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarlığına tayin edildi

Prof. Dr. Mustafa İsen, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı iken, önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olarak görev yaptı. 

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde Sakarya Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu üyeliği yaptı.

Türk Edebiyatı ile ilgili yayınlanmış çok sayıda çalışması olan Prof. İsen, Eski Türk edebiyatı ve Balkanlar’ın Türk kültür varlığı ile ilgili yayımlanmış çalışmalarıyla tanındı. Makalelerini Çevren, EÜ Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi, Millî Kültür, Kaynaklar, Türk Kültürü Araştırmaları, Türk Dünyası Araştırmaları, Millî Eğitim, Türk Yurdu, Yedi İklim, Türkiye Günlüğü, Bilig, Türk Dili, Dergâh ve Sesler gibi yayın organlarında yayımladı. Başbakanlık Atatürk Kültür Merkezinin çıkardığı TDOE-TDE Ansiklopedisinin madde yazarları arasında yer aldı.

Önceki Haber

Kosova’da Seçime 5 Gün Kala Seçmen ve Milletvekili Vicdan Sorgulaması

Sonraki Haber

THP Genel Başkanı İbrahim: Kongrede alınacak kararlar doğrultusunda partimiz siyasi mücadelesine devam edecek