Herkesin bir hikâyesi var,
Benim, senin onun…
Ancak bu hepimizin hikâyesi, okunan ve bilinmeyen hikâyemiz.
Gecenin ardından bazen sabahın gelişini seyrederiz. Aslında farkında olmadan rutin olarak yaşarız bu durumu. Mesela gurup vaktinde ara sıra rüyalarımız kelimelerimize düşer, çoklu hayaller görürüz kalabalıklar içerisinde. Yalnızlığa düşmüş kelebekler gibi kıvranırız, söylenmemiş cümleler kurarız, ancak hep içimizde kalır kırıntılar, yaşanmamışlıklar, tutunulamayan hayat. Bir bekleyişle geçer zaman ve mekân bir anlam ifade etmez bu durumlarda, beklemek devreye girmişse eğer iş gerçekten çetindir. Bu durum parmaklıklar arkasından güneşe bakmak gibidir.
Mesela, geçen gün yoldan adanım biri geçerken, kiliseye (!) giden beş yaşındaki çocuğa adamın kelimeleri takılır. Durup düşünmeden edemiyor zavallı insan, ‘düşünüyorum o halde insanın’ diyecek ya. İşte böyle durumlara maruz kaldıkça, çaresizlik hikâyeler kurgulatır. Bunlar bazen trajikomik bazen de duruma göre trajik bir dram olur.
Franz Kafka, bir sabah dev bir arslana dönüşür, pardon gördünüz mü? Hemen müdahil olarak o roman öyle değildir diyerek saldırdınız. Böcek olacak değil mi? Herkes kendi hikâyesini yazarken biz şekil vermek istiyoruz. Başkalaşma, yabancılaşma, herkesleşme, kimsesizleşme ile yüz yüze gelen insanoğlu, modern dünyalar inşa etmek için çırpınmaktadır. İnsan bu süreçte ciddi manada tüketici rolünü üstlenmektedir. Evet, tüketiyor, ama neyi? En çokta kendini tüketen aciz bir beşer tablosu çıkıyor karşımıza.
Şerefli insan (Eşref-i mahlûkat: yaratılmışların en şereflisi) artık yeryüzüne tutunamıyor, güven gibi kelimeler anlamını yitirdi. Hakikat kavgası veren kelimeler kurmak herkesçe meşhur oldu. Ancak bayağılaşan ve kendi değerlerini, geleneklerini bilmeden ki gelenek sürekli değişen ve gelişen bir unsurdur. Fakat bunu yıllarca sabit kılmaya çalışıp bir taraftan da değişeceğine iman etmiş, inanmış ancak bir adım bile ileriye gidememiş insanlığımız bugün ne haldedir.
İnsanoğlu şimdi çok okuyor, çok yazıyor ve mutlu görünüyor(!) farklı sosyal mecralarda. Ancak yeryüzü insanlığı göründüğünden çok acı bir durumda, hep bir şeyleri saklama içerisinde, yıllarca kendi medeniyetimizle yüzleşemediğimiz gibi kendimizle de başımız beladan kurtulmadı. Sürekli olarak İnstagram, facebook vb. sosyal ağlarda “kendini” paylaşıp beğeni bekleyen insan, psikolojik bir hastalığa yakalandığını bilmeyecek kadar sığlaştı. Her köşe başında gördüğümüz dört kişiden üçü telefonuna müptela olmuş durumda. Çekilen bunca çilenin nedeni ise “Kutsalı, insanı, tabiatı” tanımlayamadığımız içindir. Mesele şu ki, artık gökyüzünü seyretmiyoruz, neden mi? Fotoğraf çekiyoruz, sunileştirip bakıyoruz her tarafa, hâlbuki bir atasözü der ki, “dünyayı anlamak için durup bakmak gerekir” koşarak ve öldürerek bakıyoruz doğaya. Örneğin şu anda dışarda yağmur yağıyor, tek başına ıslanmayı sevmeyen beşer, sadece yağmurun sesini duymakla yetinip onun hakkında bir de yorum yapma cehdine giriyor. Oysaki bir yağmur damlasına tutuna bilirdi. Güneşin desteğini alıp gökyüzünde kuşlar ve bulutlar ile arkadaş olabilir, hatta belki dostluk bile kurardı. Yani kabuğumuzdan çıkmalıyız, bir yazar şöyle diyor, kitaplardaki insanları tanıyınca dışarda ki ‘kahramanlara’ pek tutunamadım.
Hikâyeye rücu edecek olursak, Yusuf gibi deruni bir kuyuya düşmüş kelimeleri çıkarmakla meşgul oluyor, kaçırdığımız kendimiz ile oturup bir muhabbet etmeden kaç gün geçti bilinmiyor. Kaç sabah güneşin doğuşunu görmeden dinlenme moduna alıyoruz ‘kalbimizi’ geçtiğini görmeden. Arif ehlinin bildiği üzere, sevgisiz gecen her gün kalbin ölümüdür.
Kısacası dostlar, yalnızlığımız da suni, yalnız kalamıyoruz ki şöyle okkalı bir ‘Türk kahvesi’ gibi buram buram yalnızlık tütsün. Ne diyor Özdemir Asaf, ‘Her insanın bir öyküsü vardır, ama bir şiiri yoktur.’
Siz şiiri olanlardan mısınız?












