“10 yaşındaydım. Köyde doğup babaannem, dedem, babam ve halam ile orada yaşamıştım. Annem ben daha bebekken ölmüş. Birkaç fotoğrafı vardı ve onu hayalimde canlandırmama yetiyordu. Mutlu bir çocukluktu. Köy hayatını hiçbir şeye değişmezdim. Yeşil ile mavi arasında büyüyordum. Bir gün babaannemin çardaklıkta ağladığını gördüm. Sokakta üniformalı insanlar gördüğüm için eve koştum. İlk defa korkmuştum ama sebebini ben de bilmiyordum. “Nene” derdim babaanneme. Nene beni o halde görünce koşup sarıldı. Öksüzüm, kadersizim diyordu. Sesi hala dün gibi kulaklarımda.
O gece ev halkı konuşmuyor gülmüyor hatta uyumuyorlardı. O gecenin kıyamet olacağını onlar sezmişti. Ben büyük gürültülere uyanmış, ne olduğunu anlamamış sadece nenemin beni sürüklediğini ve o sırada omuzumun acısını hissettiğimi hatırlıyorum.
Kabusun içindeydim ve uyanmak için çırpınıyordum. Sabahın geleceği benim de uyanacağım yoktu. Nenem, un ambarının içine soktu beni o da ambarın diğer gözüne girdi. Dışarıda olup bitenleri hem duyuyor hem görüyorduk. Şimdi anlatacaklarımı gözünüzün önünde canladırdığınızda, kalbiniz cız edecek. Göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Babamı gördüm avlunun ortasına getirdiler ve elleri bağlıydı. Dedemin boynuna kemer bağlamışlar sürüklüyorlardı… Halamın çığlıkları gökleri delik deşik ediyordu. Şimdi yıllar sonra kalbimin bunları nasıl taşıdığını nasıl ölmediğimi düşünüyorum. Allah’ın kararı yaşamam konusunda çıkarılmış demek. Ambarın iki farlı gözüne yerleştiğimiz için nenemin kısık sesini çok az duyabiliyordum. “Sus… geçecek… ses etme…” diyordu.
Gözlerimi ve ağzımı dizlerimle kapadığım için bakmıyordum. Sesler bir anda kesildi ve ortalık aydınlandı. Başımı kaldırdığımda alevlerin bize yaklaşmakta olduğunu gördüm. Gitmiş olabileceklerini düşündüm. Nenem “Yerinden kımıldama ve ses etme” diye uyardı. Yaktıkları ateşlerin ardından bi-rinin sesini duydum. “Şunları poşetlere sokup şuraya atalım” dedi. Bakmaya devam ettim. Siyah poşetlerden akan kanları gördüm. Kimin kanı hangi poşetten sızıyordu anlamadım. Gömmediler. Çöp torbalarına doldurup çöp yığını gibi üzerlerini kapattılar.”
Bunlar, Srebrenitsa katliamının mağmum şahitlerinden Adel Şabanoviç’in başından geçenlerin, yaşadıklarının en önemlisi de hissettiklerinin bir kısmı sadece. Onun mukadderatında şehit olmak yerine şahit olmak yazılmış. Srebrenitsa 22 sene önce Avrupa’nın göbeğinde 8.372 kişinin katledilerek şehit edilmesi değildir sadece. Srebrenitsa, Adel Şabanoviç’in yaşadığı acılar, ızdıraplar, gecenin bir saati onu uyandıran kabuslar, attığı vaveylalar, babasıyla geçirdiği anıları hatırladıkça yaşadığı elem, dedesiyle tarlaya gittikleri günleri hatırladıkça hissettiği keder, gözlerinin önünde nenesinin karnına atılan tekme, “beni öldürün” dediğinde “sen gördüklerini ve göreceklerini anlatmak için yaşacaksın” diyen askerin vahşiliği, bir Müslümanı dahi intihara sürükleyebilecek zalimliğin adıdır. Srebrenitsa, Adel’in tabiriyle cehennemin başka bir kapısıdır.
11 Temmuz günü geldiğinde tüm sosyal medya mecralarında Aliya’nın şu meşhur sözü paylaşılır: “Soykırımı unutmayın, çünkü unutulan soykırım tekrarlanır”. Profil resimleri, “ölüm çiçeği” olarak da anılan fakat bu yeşil (yeniden doğuş) beyaz (masumiyet) renkli “Srebrenitsa çiçeğinin” toplu mezarlar üzerinde çıktığını bilmeyenlerce donatılır ve böylece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Evet bunları yaparken bir şeyi unutmuyoruz, ama meselenin vahim tarafı neyi unutmadığımızı unutuyoruz! Bizim unutmadığımız 8.372 kişinin sıradışı ölümleri ve “içimizi rahatlatacak” sanal paylaşımlarımız. Biz Adel’i, Adel’in babasının, dedesinin, halasının nasıl şehit edildiklerini unutuyoruz, biz Adel’in neler yaşadığını, bugüne nasıl geldiğini unutuyoruz, biz Adel’in 11 Temmuz’da ne hissettiğini düşünmeyi unutuyoruz. Aslında biz Srebrenitsa’yı unutuyoruz. Eğer gerçek manada Srebrenitsa’yı unutmasaydık bugün Müslümanlar Suriye’de, Moro’da, Arakan’da, Patani’de benzer soykırımlara maruz kalır mıydı? Eğer biz Srebrenitsa’yı 8.372’ye indirgemeseydik, “Yunanistan yakınlarında mültecileri taşıyan bot battı: 20 ölü” haberini okuduğumuzda 20 canın, 20 hayat hikayesinin, 20 ayrı insanın hayatını kaybettiklerini öğrendiğimizde üzüntü bile duymadan, hiçbir şey olmamış gibi bir alt paylaşıma geçebilir miydik? Eğer Srebrenitsa ile tam anlamıyla empati yapabiliyor olsaydık yumuşak kalbimizi, merhametimizi, gönül titrekliğimizi, vicdanımızı, en önemlisi de gözyaşımızı yitirir miydik? Eğer gerçek Srebrenitsa’ya vakıf olsaydık “zalimin yaraladığı mazlumun, zalimi” olur muyduk? Maateessüf tüm bu soruların cevapları vicdanlarımızın ve gönüllerimizin, sosyal medyaya iltica ettiğine işaret ediyor.
Büyüklerimize, Srebrenitsa mezalimi ile yaşıt bir gençliğin geldiğini, “Adel’in Srebrenitsa’sını” ancak onların bu nesillere aktarabileceğini hatırlatmakta fayda var. Aliya İzzetbegoviç, “İçinde Srebrenitsa’nın gerçekleştirilebilir olduğu bir dünyanın var olmasından dolayı hepimiz suçlanmayı hak ediyor” diyerek yapılan zulmün, yaşanan acıların boyutunu fazla yoruma mahal bırakmadan çiziyor. Suçun olduğu yerde ceza da vardır. Cezamız ne!? Nasıl öderiz!? Biraz da bunun üzerine kafa yoralım.
Yazımı Aliya’nın şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “… ve kölelik bütün sonuçların en kötüsüdür, savaştan bile daha kötüdür”.
Not: Yazı 10 Temmuz 2017 tarihinde yayınlanmıştır











