İnsanın babasını övmesi ayıp mıdır? Bilmem. Belki de. Ama ben babamı övmeyeceğim. Dikkat ve hafızamızın git gide köreldiği bu dijital çağda bazı şahitlikler solmadan geriye birkaç not bırakmak istiyorum sadece.
Çoğumuz küçük bir an da olsa babamızın vefatını düşünmüşüzdür. Kimimiz mazoşist bir anında bunu saniyelerden dakikalara ulaştırmış, kimimiz ise panikle beynine bir sonraki düşünceye geçme komutunu vermiştir. Bu yazıdan önce de babamla ilgili yazı yazmak için bazı küçük deneme ya da not almalarım olmuş ama söz konusu yazı bana babamın ölümüne yolculuk gibi göründüğü için ilerletme cesaretini bir türlü gösterememiştim.
Bir babayı yazmak başlı başına bu kadar zorken ben kendi “Babamı” nasıl yazacaktım? Babamı ve o derin sükunetini!
Son okuduğum kitap olan Bulgar yazar Gospodinov’un babasının ölüm sürecini anlattığı kitabı “Bahçıvan ve Ölüm” ve geçtiğimiz günlerde küçük Ablamın köşe yazılarımdan birini babama dinlettikten sonra babamın o kendine has “sessizliği”yle hiç fark ettirmeden hissettirdiği gurur bu yazıyı kaleme alabilmek için cesaret ikmal etti.
1953 yılında Üsküp’te dünyaya gelen babamın biyografik hayatını anlatma kolaycılığına kaçmayacağım. Amcalarım ve halalarımdan dinlediğim hikayelerle bunu az çok yapabilirim ama mesele bu değil. Burada kendi ağzından – özellikle bizim geç uyanmalarımıza bir eleştiri mahiyetinde (Şimdi düşünüyorum da babam çok nadiren ve sadece fiziksel ihtiyaçları için doğrudan iletişim kurar, geri kalan meselelerde hep bir temsil ve imayla konuşur; kör göze parmak sokmayı sevmez. Leb demeden leblebiyi anlamamızı ister.) – 1963’teki büyük Üsküp depreminin küçük yaşta ve sabah erken saatlerde meydana gelmesine rağmen kendisini çalışmaya gittiği tarla yolunda yakaladığını anlatırdı.
Sene 2010 aylardan Mayıs. Ben Üsküp’teki Yosip Broz Tito Lisesi’nin ilk senesini başarıyla tamamlamak üzere eğitim öğretimime devam ederken güneşli bir günde annemin, Babanız sizinle bir şey konuşmak istiyor deyişini ve babamın çok da isteksiz bir biçimde ve kem küm ederek “İHH tarafından organize edilen ve Gazze’ye yardım götürecek bir gemiye katılacağını” söylediğini hatırlıyorum. Aslında bu konuşmanın babam tarafından değil de annem tarafından yaptırıldığını babam Türkiye’ye doğru yola çıkacağı gün annemin tedirginliğinden ve buz kesen aile ortamından anlamıştım. Dürüst olmak gerekirse yaşım çok da küçük olmamasına rağmen gençlik haleti ruhiyesi mi yoksa evin en küçüğü olarak bana daha az yansıtılmasından olsa gerek mi bilmiyorum ama o dönemde olayın ciddiyetinin yeterince farkında değildim.
30 Mayıs pazar akşamı, Köprü Derneği sohbet grubundaki arkadaşlarla Tefeyyüz’deki rutin futbol maçımızı yapmış eve dönmüştüm. Havalar ısınmaya başlamış, televizyon verandaya çıkarılmış, annem, üç ablam ve abim tarafından Mavi Marmara Gemisi’nden 7/24 yayın yapan program izleniyordu. Gemideki insanlar portakal renkli can yeleklerini giymiş, sinyal arada bir kesiliyor, arka planda koşturmalar görünüyordu. Evdeki atmosfer de gergindi.. Ben odada televizyonu karşıdan görecek şekilde yerde uzanmış televizyon izlerken uyuyakalmışım.
Uyandığımda gün aymış, saat 5’i geçiyor, evde bir panik havası esiyordu. Amcamlar ve halamlar gelmiş, koşturmacalar yaşanıyordu. Az çok neler olduğunu anlamış ama gerçekle yüzleşmenin korkusuyla kendime zaman kazandırıyorum. Banyoya gittim, elimi yüzümü yıkadım. Banyodan çıkıp erkeklerin orada olduğu yönlendirilmesiyle yan tarafta yaşayan amcama doğru giderken boşluktan büyük amcamın küçük oğlunun ağlamaklı desen değil, dirayetli desen hiç değil nevi şahsına münhasır bir yüz ifadesiyle anneme sarıldığını gördüm. Direncim o an kırıldı. Gözyaşlarım özgürlüğe kavuştu. Koşar adım amcamın evine vardığımda televizyondaki “Mavi Marmara’ya saldırı, 2 şehit, onlarca yaralı” altyazısı ile bir kez daha sarsıldım. Evet biliyorum biraz bencilce, ama o an “o iki kişiden biri ya babamsa” şüphesinin verdiği acınını tasviri zor.
Gemide yüzlerce, Gazze’de milyonlarca kişi, binlerce “Baba”. Belirsizlikle, yıllar gibi görünen onlarca saat. Abimin koşturmaları… Abim bir yandan aileyi güçlü tutmaya çalışıyor, bir yandan elçilik, bakanlık ve olayı farklı yansıtan medyayla uğraşıyor, bir yandan da muhtemelen içindeki o meşum şüpheyle mücadele ediyordu. O saatlerde geniş ve birbirine bağlı bir aile olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu bugünden geriye baktığımda daha iyi anlıyorum.
Babam İsrail askerleri tarafından alıkonan Mavi Marmara’daki Biri Arnavut, Biri Boşnak ve Biri Türk olan 3 Makedonyalıdan biriydi. 10 kişinin şehit olduğu, 60’a yakın kişinin yaralandığı, Gazze’deki açık hava hapishanesine dikkat çekmek isteyen Mavi Marmara zaten hepimizin malumu. Babam 5 evladını, eşini, torunlarını ve daha geniş ailesini Üsküp’te bırakarak inandığı değerler ve dava uğruna çok da reklam ve demagoji yapmadan bir gemiye binip gitmiş, Allah’a şükürler olsun birkaç saatlik kötü belirsizlik ve birkaç günlük kötü hapis ve tutsaklıktan sonra eve dönmüştü.
Döndüğü andan bugüne tüm ısrarlara rağmen orada yaşadıklarını büyük bir titizlik ve samimiyetle kısa kısa anlattı. Hiçbir ortamda, hiçbir yerde Mavi Marmara olayıyla ilgili herhangi bir gösterişte bulunmadı, bilinmeyenler tarafından lafı açılsa bile “Ben de o gemideydim” dediğini hiç duymadım. Yanındakileri tarafından bu hakikat dillendirildiğinde yeni duyanların şaşkınlığı karşısındaki “Mütevazi Yüz İfadesi” her daim babamdan bana kalacak en büyük miras olacak.
Her ne kadar birkaç paragrafta anlatmayı deneyip anlatmayı başaramasam da Mavi Marmara şahitliğimi hikayeleştirme nedenim, kendisi okuyamamış, ticari lise mezunu, 5 çocuğunu helaliyle okutmak için yıllarca demir fabrikasında işçilik yapan babamın nasıl bir dava (bugün bu kelimeyi dillerine pelesenk edenlerin içini boşaltmasına rağmen bu kelimeyi kullanmak durumundayım) adamı olduğunu bir nebze aktarabilmek.
Babam kendisi tahsil görmese de ilme çok aşırı önem verir. Kendisi okuyamadığından dolayı çocuklarının okuması için büyük çaba sarfetmiş. En büyük ablamla abimi daha güzel ve kaliteli eğitim almaları için daha çok küçük yaştan farklı zorluklara rağmen Türkiye’ye okutmaya göndermiş. Küçük iki ablamı da savaş sonrası zor zaman olmasına ve ortanca ablam o dönemde başörtüye girmesine rağmen Kalkandelen’de tıp eğitimine götürmüş. Buradan da anlaşılacağı üzere en küçük olmam, arkamda ablalarım ve abim olduğu için en “rahat” dönemde ve yerde okuyan ben oluyorum.
Babamın ilim sevdası bununla da kalmıyor. Yurt içinde ülkenin doğusundan batısına özellikle doğu Makedonya’nın yörük köylerindeki gençlere Ensar Derneği’nde beraber koşturdukları dönemde rahmetli Necati Abi (Necati abi ile babamın özel bir muhabbeti vardı. Çok fazla muhabbet etmeyen, genellikle dinlemeyi tercih eden babamın merhum Necati abi ile muhabbeti annemi bile kıskandıracak cinstendi. İkisi birbiriyle o kadar uyumluydular ki Üsküp Türk Çarşısı’nda ikisine Barcelona’nın efsane ikilisi olan Xavi-İniesta lakabı bile takılmıştı) ile birlikte birçok öğrencinin doğrudan ya da dolaylı olarak hayatlarına dokunduklarını öğrencilerin kendilerinden duyuyoruz.
Yine 90’ların sonunda Türkiye’de üniversitelerdeki katsayı ve başörtü problemlerinin yaşandığı dönemde eğitim için Makedonya’ya gelen öğrencilere de mihmandarlık yaptığını başımdan geçen şu tevafukla öğreniyorum:
Bir gün Üsküp Türk Çarşısı’ndaki TIMEBALKAN ofisinde otururken İstanbul’daki İlim Yayma Vakfı Yurdu’ndan bir arkadaşım ney hocasının Üsküp’e Müşavir olarak atandığını ve tanışıp sohbet etmemizin iyi olacağını söyleyerek iletişim bilgilerini paylaştı. Ben de hocayla anlaşıp çay içmek için Arasta Çaycısı’nda buluştuk. Hocamız eşi ile birlikte gelmişti. Çay içip sohbet ederken eşi daha önce üniversite döneminde arkadaşlarıyla birlikte Üsküp’e geldiğini. Dil, yol, yordam bilmeden Üsküp’e geldiklerinin sabahında kendilerini otogardan tevafuken Türkçe konuştuklarını duyunca Türkçe konuşmaya başlayan Sami Ağabey diye birinin alıp evine götürdüğünü, eşiyle ve kızlarıyla birlikte kendilerine çok iyi misafirperverlik yaptıklarını ve kendilerine çok yardımcı olduklarını söyleyince tüylerim diken diken oldu. Üsküp zaten küçük de dünya da küçüktü. Kaderin cilvesi bu şekilde karşıma çıkmıştı. Daha sonra çifti evimizde misafir edip geçmişi güzelce yad ettik.
Üsküp Türk Çarşısı’nın merkezinde tarihten bu yana Türkçe vaaz verilmesiyle bilinen Murat Paşa Camii’nde cemaat olmadığı için (Cami yakınında hane olmadığından dolayı) belli bir dönem sabah namazı kılınmıyordu. Daha sonra camiye imam olarak Üsküp’ün güçlü hafızlarından Hafız Saduddin Süleyman’ın (bilinen adıyla Hafız Sado) atanması, çarşı civarındaki hotellere Türk turistlerin gelmesi ve çarşının en nadide camilerinden Murat Paşa’da sabah namazı kılınmalı düşüncesiyle yeniden sabah namazları eda edilmeye başlandı. Babam yaz kış, sıcak soğuk demeden iyi de bir dostluk kurduğu ve diyabet hastası da olan merhum Hafız Sado’yu her sabah evinden arabayla alır, beraber Murat Paşa’ya gider sabah namazlarını kılar oradan da simit pogaçalı (Üsküp’e has bir börek) kahvaltılarını yaptıkları Çairçanka’ya geçer ve dağılırlardı. Babamın hocalara karşı duyduğu saygı ve minnet bambaşka bir seviyedeydi.
Yine günlerden bir gün Murat Paşa Camii’nde sabah namazını kıldıktan sonra o dönem Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi Başkanı olan zatı muhterem ile sabah namazı sonrasında sohbet ettiklerini, sabahın erken saatlerinde protokol dışında yürüyüşe çıkan başkanı namazdan sonra arabayla (AYM Başkanını Golf 4’e bindirerek) börek yemeye gittiklerini söyledi. Ben de heyecanla baba biliyorsun FETÖ gazetesiyle mahkemem devam ediyor ve bitme aşamasında o kadar muhabbetin arasında oğlunun davalık olduğunu ve yakında mahkemesinin görüleceğinden de bahsettin mi diye sorduğumda babam, yine yukarıda belirttiğim o istihzalı tavrıyla; “Sabah namazına gelseydin kendi meramını kendin anlatırdın” yanıtı beni önce kısa bir süreliğine öfkelendirdi, sonra düşündürdü ve en sonunda da şükrettirdi.
Dedemin her hafta, özellikle de cuma günleri dönemin önemli hocaefendileri ve hafızlarını eve ziyafete (Söz konusu ziyafetler için 2-3 ayda bir buzağı kesildiği rivayet edilir) çağırma geleneğinden olsa gerek Babam eve misafir getirmeyi çok severdi. Misafir derken akrabaları kastetmiyorum, onlar misafir değil evin insanları zaten. Özellikle Türkiye’den başta insani yardım olmak üzere (Özellikle Kurban bayramlarında, kurban kesimi için görevliler, ailelerinden uzakta bayram yaparken aile hasretini bir nebze giderebilmek adına hotelde ya da yurtlarda değil de ev ortamında “Bayram Kuşlugi (Bayram Kahvaltı Yemeği)” yapsınlar diye) hem abimin hem de farklı aile büyükleriyle ilintili olarak Üsküp’e gelen gazeteci, akademisyen, siyasetçi gibi misafirler evimizden hiç eksik olmazdı. Küçük yaşlardan itibaren müşahade ettiğim söz konusu misafirlere çayın arkasından şeker götürmek ve şebeklik yapmak benim için hobi haline gelmişti. Tüm bu “Davetsiz Misafirler”le ilgili annemden hiçbir zaman herhangi bir kötü söz ya da kötü ifade görmemek (En fazla dediği şey: “Daha erken haberdar etseydin misafirlere daha güzel hazırlık yapardık” minvalindeki sözlerdi.) de 5 evlat yetiştiren ve 50. evlilik yıldönümlerini kutlayacak bu çiftin arasındaki muhabbetin en büyük kanıtıydı. Ekranlarda pazarlanan “Büyük Aşk”lardan ziyade böyle bir “Muhabbet” tüm didişmeleriyle birlikte çok daha sahici ve değerli.
Yaşım tutmasa da aile eşrafından büyüklerimizden duyduklarıma göre babam, Komünizm rejiminin hüküm sürdüğü ve baskıların nirvana yaptığı 1980-90’lı yıllarda, sisteme göre “tehlikeli” fakat bu topraklarda İslami hayat insicamının sürdürülmesinde önemli rol alan Türkiye ve İslam dünyasından gelen dergi ve evrakları saklama görevini üstlenmiş. O dönemlerde çıkan ve başta Üsküp olmak üzere Balkan ülkelerindeki Müslümanlara gönderilen İslam Dergisi, Girişim Dergisi, Kadın ve Aile Dergisi, Hicret Dergisi ve o dönemde daktiloyla yazılan çeşitli çağrı ve bilgilendirici yazıların belirli kişilere gönderilmesine ve gizlenmesine ön ayak olmuş. Tüm bunlar tam da babam gibi ketum bir şahsiyete yakışırdı.
Babam, aksiyoner tarafı ağır basan bir adam. Sürekli vatan ve millet adına bir şeyler yapmak istiyor. Bizim de bu konularda çok pasif olduğumuzu düşünüyor (Bunu dillendirmese de İslam coğrafyasındaki zulüm ve olaylara karşı tavrımıza bakışları ve “of”lamaları bunu kanıtlar nitelikte). Dünyanın değişip dönüştüğünün de farkında. Mavi Marmara’dan 9 yıl sonra 2019 yılında bisikletli 6 arkadaşıyla birlikte Çanakkale’ye doğru yola çıkıyor. Bu tarihte elinde mikrofonla karşısına geçip neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda gazeteci oğluna yanıtı şu oluyor:
“Bu kararı 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra aldık. Çanakkale’de olan düşmanlar ile bugün Türkiye’nin düşmanları arasında hiçbir fark yok. Hedefleri aynı Türkiye’yi parçalamak. Ümmetin durumu zaten ortada. İnşallah birlik ve beraberliğimizle bu durumların üstesinden geleceğiz. Türk, Arnavut, Boşnak kardeşlerimiz Çanakkale’de omu omuza birlikte savaşıp şehit oldular. Bizler de o ruhu hatırlatmak için birlikte bisikletlerle Çanakkale’ye gidiyoruz.”
Babam, Çanakkale Ruhu’na o kadar ehemmiyet gösteriyor ki 2022 yılında yine Üsküp’ten Çanakkale’ye bisikletli bir yolculuk daha yapılmasına öncülük ediyor ve Türkiye ile Balkanların o ruhla hareket etmesi gerektiğine dikkati çekiyor.
Zihnimde kalan bazı öne çıkan olayların babamı daha iyi anlatabileceğini düşünerek yazdım bu satırları. Ama şimdi dönüp baktığımda babamı anlatmakta ne kadar eksik kaldığımı görüyorum. Bu anlattıklarım babamın sadece bazı “anlarından” ibaret. Yine yazıda babamı ne kadar az “konuşturduğumu” da fark ettim. Ama benim babam çok konuşmayan bir adam. Az ama öz konuşan bir adam. Kelimelerinden çok amelleriyle konuşan bir adam. Dediğimi yap, yaptığımı yapma diyenlerin aksine, “Sessizliğimi duy, yaptıklarımın yarısını da yapsan kafi” diye yaşayan bir derviş adeta.
Amma anlattın, amma övdün sen de babanı diyebilirsiniz. Ama öyle değil. Babam bir melek değil, onun da eksik yanları var tabi. Mesela bana, ablalarıma ya da abime “Seni Seviyorum” demesini bırakın bu minvalde bir şey dediğini bile duymadım. Bayramdaki sarılmaları bile yarı elli, zoraki (genelde ben kendimi zorla sarıltırıyorum).. Ama inanın mübalağa yapmıyorum babamın sevgisini de o haşmetli varlığının gölgesinin de bir saniye dahi eksikliğini hissetmedim.
70’li yaşları geçen babama daha güzel ve sakin bir emeklilik hayatı sunacakken o hala o bitip bilmeyen atom enerjisiyle evlatları (Türkiye’de yaşayan abimi ve ablalarımı bilmiyorum ama en azından benim gözlemim – bir şey illa fiziken değil manen de olabilir- böyle) ve rahatsız olan annemin etrafında nasıl daha yararlı olabilirim diye dönüp duruyor.
Tüm vakitleri camide kılmaya gayret eden, sıla i rahim yapan, eş dost akraba komşu cenazelerine katılan, namaz aralarında Büyük yeşil maklaplı Kuran-ı Kerimi’ni alıp yerine geçip (Mutfak yanındaki küçük kanepeye, birkaç yıl önceye kadar burada iliklerini dahi ısıtan odunlu sobası da yanıyordu ama artık klimayla idare ediyor) günde cüzlerce Kur’an okuyan (Neredeyse ayda bir hatim bitiren babamın hafızlık testine girse belli bir seviyeyi geçeceğine eminim), Kuran’ı- Kerim okumaya kitap okuyarak mola veren, her sabah öğleden önce beni arayıp hal hatır sorduktan sonra, torununu okuldan alıp almaması gerektiğini soran, işten eve geldiğimde (Türkiye ve İslam dünyasıyla ilgili televizyonda görmediği ya da Makedonya’da tvlerde olmayan son güncel gelişmelerle ilgili herhangi bir haber söylememi bekleyen bakışlarla) yeni bir şey var mı diye soran, yorulmak nedir bilmeyen, herkese iyilik yapmaya çalışan, iyilik yapamıyorsa dahi kötülüğün yanından geçmeyen, kötü düşünmeyen, tüm bu geçici dünya gürültüsünde SESSİZLİĞİ kendine zırh edinen Babam. İyi ki varsın, iyi ki benim babamsın. Senin gibi bir baba verdiği için Allah’a ne kadar şükretsem az.
Yazıyı sonlandırırken yapay zekaya Dervişlik nedir? sorusunu sordum. “İslam tasavvufunda Allah’a yakınlaşmayı amaçlayan manevî bir yaşam biçimidir” yanıtını verdi. Sadece birkaç anı ve şahitlikle anlatmaya çalıştıklarıma bakınca ve bunlardan en az daha onlarcasının olduğunu bilince; işte tüm bunlara dönüp baktığımda diyebileceğim tek şey:
“Hırkasız bir derviş; ya da BABAM.”
Allah senden razı olsun.










