• BUGÜN 16/31
  • Palruka

    July 2, 2019 | 12:11

    Palruka, yalnız bir yolcuydu, yoldaşsız yola koyuldu, aradığı gerçeği bulmak niyetiyle. “Hakikat, doğru ve gerçek” bu kavramlar ona aynı şeyleri anımsatıyordu. Gölgesiyle bu kavramlar üzerine konuşmaya başladı. Yalnızlığa sürükleyen bu kavramlar ekseninde çoğul kalabalıklar içinde önce yalnızlığı başına dert olarak açtı. Biraz yabancılaştı, başkalaştı, bir evrim süreci geçiriyor gibiydi. Ve daha sonra kendi rejimini korumak için bir arayışa girdi “hakikat ve gerçek” aynı anlam değil miydi? Bütün bunların etrafında örülmüş bir hayat, geçmiş kimlikleri ve geleceğe dair yalnızlığı. Yavaşça boşluğa düşmesiyle birlikte, düşüncelerini artık kimseyle paylaşmıyordu. Palruka, aynaya baktığında gönlüne düşen bir saç teli gördü. Sevgilerini onunla paylaştığı. Yandı. Ve bütün kurguladığı filmlerin başrolünde oynadı. Ancak artık sadece filmlerde bir yedek oyuncu, figüran ve dekor olarak kullanılıyordu. Kitaplarda okuduğu gibi değildi anlatılanlar. Bütün bu çaresizlik karşısında sonunda köşeye sıkışmıştı. Bu minvalde başkalaşıyor, yalnızlaşıyor ve modern zincirlere vurulmuş AVM kapılarında, banka kuyruklarında, TV’lerde, dizi film günleri yaparak hayatını geçiyordu. Alınmış lakin okunmamış onuncu kitabın arasında yalnızlık çekiyordu. Belki bir heyecan bulurum hevesi ve hamlesiyle hayata dair son bir okuma yaptı. Biraz tahlil… Bilirsin üniversitelerde bunları öğretiyorlardı. Kaç defa okunmuş pirinç ve kurşun döktürerek bir şeyleri yoluna koymaya çalıştı. Zihnini meşgul eden bu yaralı bilgiler ışığında asıl konusuna dönerek tarih araştırmaları, inançlar sitemi, Egzistansiyalizm, Ansiklopediler v.b.  bir anlam arayışı serüvenine kapıldı.

    Yaşamına yeni bir soluk getirebilme çabası, yeni bir cümle kurabilme, hayata dair…

    Toplumda yalnızlaşan, kitaplarda çoğalan bir intelejensiyaydı(!) Biraz daha bilgeliğini konuşturup; aydın, münevver, entelektüel, kültürlü ve medeni kavramlarını da kullanarak bilgeliğini konuşturdu. Bir göz kırpmasıydı bu aslında, espri anlayışı hayat karşısında acılarını ve çilelerini hatırladıkça trajediye dönüşüyordu.

    Of çekerek biraz daha sürüklendi, suyun akıntısına. Karaya vurmamak için çırpınışları nafile…

    Güneşin gözlerine düşmesiyle birlikte Palruka, sabahın erken saatlerinde koyulduğu yoldan bir gün çıktı. Yoldan çıkmak mıydı yola başlamak, dağıtmadan bulabilir miydi insan acaba kendini. Önce çekmecesindekileri boşalttı. Derinden bir of! Çekti. Onca soru, beyninde düşünce merkezi kurup hükümranlıklarını ilan etmek üzere bir ordu kurdu. Zaten bu merkezler gün geçtikçe çoğalmıştı yalnızlar ülkesinde. Ve çırpındıkça boğulduğu denizlere atlıyordu. Aniden uyandı. Rüya, rüya! Gözlerini açarak birden açık bir deniz ve gökyüzüne baktı. Baktı ancak göremedi kendine dair hiçbir şey bulamadı, birkaç mavi bile. Gölge. Kirpiklerinden bir iki damla yağmur düştü. Deniz biraz daha çoğaldı. Yüzmeye başladığı hayallerinde sahile vurmuştu. Yalnız, kimsesiz bir çocuk gibi birden hatırladı, yıldızları ve güneşi. Evet, gece ve sabahları hatırladı. Bütün bunların etrafında koştukça koşuyor ama bir türlü kaçırdıklarına yetişemiyordu.

    Her şey o kadar çok karışmıştı ki, her şeyi tartışıyor ve kafasındaki soruya cevap bulamıyordu. Palruka, “hakikat” çok yalnızdı. Yalnızlığı belki de tek bir kelimeyle anlatabilirdi ancak kelimeleri yetersizdi. Çaresizlik içerisinde kitaptaki okuduğu hikâyeye döndü, gözlerini açtığında inmesi gereken durakta inmeyi unutmuş, yanlış durakta indiğinin farkına vardı. Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız diye seslendi! Cemal’in Süreya’sı. Evet, şimdi geç kalmıştı, hiç yetiştiği de olmamıştı zaten. Geç kalmıştı bir kere provası olmayan hayata, yanlış durakta indi. Gökyüzüne baktı ve toprağın yüzüne gülümsemesini bir kez daha gördü. Evet, beşerin yüzündeki göremediğin tebessümü topraktan görüyorsun dedi. Sonra döndü ve yeryüzü kardeşlerine selam verdi. Aynı medeniyete, kültüre ve bir inanca sahip olmak… Palruka’nın doğdu yalnızlıklar ülkesinde değer, alınıp cuma pazarlarında kürsüde satılırdı.

    Palruka, seyahatine devam etti…

    Hangimiz durabildik ki diyerek etrafına bakındı. Kalabalıklar içerisinde sürünün bir parçası olmaktan korkarak dizlerinin üzerine çöktü ve başını avuçlarının arasına alarak Tanrı’m bu köylerden şehre iniyorum haykırışı ile ilerdeki yalnızlar ülkesine seslendi. Çocukluğunun mekânına dönüşüydü bu çırpınış, gökyüzü melekleri ile kurduğu arkadaşlığını pekiştirmek için iyi bir fırsattı. Büyükannesi kutsal kitaplarda meleklerin bahsinin geçtiğini söylemişti zamanında… Tarihin daha yazılmadığı, zaman diye bir kavramın olmadığı çağlardı. Sürekli olarak yastığının altında tuttuğu not defterini çıkartarak, malumat çağı diye bir şeyler karaladı.

    Uyandığında hayallerini gerçekleştirmek için, geç kalmıştı.

    Palruka, bu yalnızlık kervanında yarınları bitmeyen sürünün sadece bir ferdiydi. Ve bu sürüdeki türünün artarak çoğalması onu korkutuyordu. Kutuplarda buzların erimesi, mevsim değişimi ve aynı zamanda insanlığın genetiğinin değişmesiyle birlikte kışta dört mevsim yaşayıp yalnızlığı çoğalan sözcüklerde boğulup kavram kargaşası içerisinde yüzüyordu.  Dîvânu Lugâti’t – Türk’te kalmış birkaç yalnızlık sözcüğü ile kaybolma korkusuyla hak, hakikat ve gerçek üzerine düşünüyor, sorguluyor anayasaya girmemiş bu yalnızlık tarifi ile halktan bir irfan bekliyordu. Anayasası yazılmamış resmi gazetelerde basılmamış manşet diye geçen gazete sayfalarında sözü bile edilmemiş posta kutularında kendine dair birkaç kelime bulma uğraşıydı…

    Evet, on altıncı yüzyıldan kalmış biraz fütürist, hâl ve mazi arasında Araf’ta kalmışlık ile mecnundu. Palruka, Leyla’sı olmayan çöllerde günlerini böyle geçirirken, artarak çoğalan kimsesizliğiniyeni yolculuklara taşıyordu onu. Aklına aniden bir bilgenin sözü geldi. “Aramak yola çıkmaktır; yola çıkmak yoldan çıkmaktır… 

    Aramak soru sormaktır; soru sormak yol adına ve yola dönmek için yoldan çıkmaktır…” 

    Zihnindeki sayfanın sonuna doğru gelirken sürüden ayrılmanın bedelini ağır ödüyordu. Oysa onca şeyden feragat etmişti. Mesela bir aile kurup çoluk çocuk, ev bark sahibi olabilirdi. Yahya Kemal Beyatlı’nın bile bu mevzunun elzemliğinden bahsetmişliği rivayet edilir. Şimdi ise bütün bu yorgunlukları ile birlikte hayata dair gülümseme seansları içerisinde, yeni kitaplar, dergiler ve ara sırada olsa artık şiir okumaya da başlamıştı. Palruka, diye bağıran bir çocuk ağlayışı ile birden uyandı. Sağına, soluna, arkasına ve önüne baktı. Çok derinlerden gelen bu haykırışı yakalaya bilmek için, sırtında biriktirdiği bütün malumatları bırakarak doğaya doru koşmaya başladı. Okunmamış tabii bir eser bulup üzerinde biraz okuma yaptı. Palruka,penceresini okşayan güneş ışınlarıyla birlikte birkaç güvercinin konması ile üzerindeki yorganı atmaya çalışarak yeni bir güne başlamanın vermiş olduğu umutla biraz tebessüm etti. Her günden biraz daha fazla yalnız olmanın tadını çıkaracaktı.  Ve bunca yolu şimdi tekrardan geri dönmek için mi? Geldik diyerek hiçlik türküleri tutturarak, buharlaştı.

    Rüya rüya…

    Gölge gölge…

     

    Yorum Yap