• BUGÜN 16/31
  • Nerede Olsam Karşıma Çıkıyor Bir Kanlı Ova

    April 3, 2019 | 15:07

    Türk bayrağının oluşması ile ilgili efsanelerden biri olan Kosova Muharebesini bilirsiniz elbette. Efsaneye göre 28 Haziran 1389 yılında Haçlı Ordusu ile Sultan I. Murad dönemi Osmanlı Ordusu Üsküp’ün Kuzeyinde Kosova Ovası’nda büyük bir meydan muharebesi yaşanmış. Saatlerce süren çarpışma sonucu Haçlı Ordusu bozguna uğrar, ancak savaşta şehid olan Türk askerlerin kanı bir göl gibi toprağı kaplamış, o gece de gökyüzünde nadir olarak görülen Jupiter ile hilalin yansıması yerdeki kana yansır. Al bayrağın üzerindeki hilal ve yıldız efsaneye göre o gece toprağın üzerine çizilir. Sultan Murad o zaferi şöyle açıklar “Allah bana bir daha böyle bir zafer göstermesin.

    Kanla sulanmış bir ova, insanın aklına Mehmet Akif Ersoy’un şiirini getiriyor “Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova / Sen misin yoksa hayalin mi ey vefasız Kosova…”

    Karşımızda iki tarih var, birincisi şanlı Osmanlı Ordusu ile 1389 yılında fethedilen Kosova. Bir de Balkan Harbi sonrasında elden çıkan Kosova. Bursa’da doğan Sultan I. Murad, 1389 yılı Haziran ayında Kosova savaşından sonra kaybı hazmedemeyen Sırp Despotu Lazar’ın damadı olan Miloş Obiliç tarafından hançerlenerek öldürülür. Sultan’ın ölümünden sonra iç organları orada gömülür, naaşı ise Bursa’ya götürülür orada defnedilir.

    Bugün bile ziyarete açık olan Sultan Murad Türbesi’ni gezerken insanı farklı duygular kaplıyor. O alana bakınca 630 yıl önce yaşanan tarihin üzerinde gezmek insanı ürpertiyor. Bizler, göç etmeyip burada kalanlar için bu apayrı bir mekân. O mekânın içinde bir de 400 yıllık bir dut ağacı var. Ortadan ikiye ayrılmış olsa da 2011 yılında Bursa’nın Osmangazi belediyesi tarafından onarılmış. Birkaç kilometre uzaklıkta Miloş Obiliç anıtı var, anıtta yer alan yazılarda yine savaşın izleri var ancak onlar kendi dillerine göre kahramanlıklarını ve bu savaşı kaybetme nedenlerini yazmışlar.Onlara göre Kosova’yı kaybetmekle diğer Balkan ülkelerinin de yıkılışı başlamış. Osmanlı Ordusu ise yeni zaferlerle Rumeli’yi fethetmiş.

    1911 yılında Mehmed Reşad Rumeli seyahatine çıkar, 15 Haziran tarihinde Priştine’yi ziyaret eder. Kendisini görmek için on binlerce insan toplanır. İkinci günü Cuma olması nedeniyle, Meşhed-i Hüdavendigâr’a hâkim bir tepede Otağ-ı Hümâyun kurulur. Sağına minber, mihrab ve kürsü koyulur. Ahâli de Cuma namazını padişahla beraber eda etmek için oraya toplanır. O günkü vaazı Manastırlı İsmail Hakkı Efendi sunar. Vaazda, padişaha, vatana, meşrutiyete sadakatin dünya barışı için ne derece lazım geldiği anlatılır, dualar edilir. Mehmed Reşad konuşmasında “Milleti görmek üzere gelişimden ve Meşhed-i Hüdavendigârı ziyaret edeceğimden dolayı pek ziyade mesrûrum. Bu seyahati ihtiyârdan maksadım anâsır arasında i’tilafa hizmettir. Bu maksadın husûlünü görmekle memnuniyet ve mesrûriyetim mütezayiddir” diyerek başlar.

    Dönemin komutanı olan Cavit Paşa’ya dönerek “Şu takdim ettiğiniz umerâ-yı güzide-i askeriyye ve zâbitâna teşekkür ederim. Ordu devletin ruhudur. Ruhsuz vücud yaşayamayacağı gibi ordusuz devlet de yaşayamaz. Inâyet-i Hak’la ordunun günden güne terakki ettiğini gördüğümden dolayı minnetdârım” der.

    Merasimin sonunda Kalkandelenli müderris Hoca Bekir Efendi dua eder. Meşhed-ı Hüdavendigâr tesisine bağlı olacak Medrese’nin de temelleri atılır. Son yılında bile temeller atma, okul, medrese gibi halkın hizmeti için çalışılır. Ancak en zor olanı da 13 ay gibi kısa bir sürede Osmanlı Devleti Rumeli’yi kaybeder. Bu seyahat aslında umut olsa da her taraftan gelen saldırılara yenik düşer.

    Evet, iki önemli tarih, biri kanla sulanan ova ve Balkan fethinin hızlanması, ikincisinde de hızla elden çıkması. Türbe ve Dut ağacı hâlen her şeye şahitlik etmeye devam ediyor. Son yüzyılda yaşanan savaşlara hiç yenik düşmediler. Bunları anlatmamın sebebi daha çok yakın tarihte Yeni Zelanda’daki katliamda silahın üzerindeki yazılara dikkati çekmek içindi.

    Balkan ülkelerinde camiler ve kiliseler yan yana ibadete açık, Avrupa ülkelerindeki camiler de öyle. Hiç kimse dua esnasında öldürülmeyi hak etmiyor. Hristiyan ülkelerinde yaşayan Müslümanlar için gerçekten acılı bir gündü. Yaşadığım ülkede orduda profesyonel asker olarak görev yapan bir kadının sosyal medya paylaşımı ise kanımızı dondurdu. Saldırgana nobel ödülünün verilmesi gerektiğini yazıyor, bravo diyor. Ancak cevap Makedonya Genel Kurmaylığı’ndan geliyor, kadın cezasız kalmayacak diyor. Velhasıl öyle bir toprak üzerinde yaşıyoruz ki ya birçok şeyin başlangıcı ya da sonu oluyor. Tarihi iyi okumadan neyden ve kimden korunmamız gerektiğini anlayamayız. Bunu çok yakın tarihte Yugoslavya’nın dağılmasında da gördük.

    Yorum Yap