Tarihler 25 Haziran 1991’i gösterdiğinde Hırvatistan ve Slovenya Meclislerinden eşzamanlı olarak yükselen Bağımsızlık İlanları, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetini Tarihe gömecekti. Geride ise kırk beş yıllık ortak bir geçmiş ve namlularla parçalanmış bir Yugoslavya kalacaktı.
Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL
4 Mayıs 1980’de Yugoslavya’nın mimarı Josip Broz Tito’nun ölümü, ülke içindeki siyasi dengeyi derinden sarstı. Tito’nun ölümüyle beraber, ülkenin adeta beyin ölümü gerçekleşti. “Halkların kardeşliği” ilkesi üzerine kurulan Yugoslavya’yı, yükselen milliyetçilik akımları ve sistemin süregelen istikrarsızlığı on yıl içinde tarih sahnesinden silecekti.
Tito daha hayattayken ülkenin herhangi bir ayrılık yanlısı akımına kurban gideceğinden endişe duyuyordu. Nitekim ilerleyen dönemlerde bu endişesinde haklı olduğunu tüm dünya zamanla öğrenecekti. Endişesi doğrultusunda, 21 Şubat 1974’te kabul edilen 1974 Anayasası’yla, Tito sonrası dönemde Yugoslavya’nın nasıl yönetileceği anayasal güvence altına alındı. Mayıs 1980’de Tito’nun ölümünün ardından, 15 Mayıs 1980 tarihinde Kolektif Başkanlık Sistemi yürürlüğe girdi. Kendisi hayattayken bu mekanizmayı Yugoslavya’nın sigortası olarak görse de, teoride mantıklı olan bu fikrin pratikte ne kadar yanlış bir seçim olduğu, sistemin uygulanmaya başlamasının ardından zamanla ortaya çıkacaktı.
Sisteme göre, altı cumhuriyetin ve iki özerk bölgenin temsilcileri, birer yıllık rotasyonla devlet başkanlığı görevine geliyordu. Diğer temsilcilerin kararları doğrudan veto etme hakkı bulunduğundan, karar alınabilmesi için sekiz temsilcinin mutlak şekilde uzlaşması gerekmekteydi. Bu yapı, özellikle kriz anlarında süreci tıkıyor, karar alma mekanizmasını zayıflatıyor ve federal otoriteyi sarsıyordu.
Tito’nun Yugoslavya’yı şahısların ve ideolojilerin üstünde tutarak korumayı öngördüğü proje, aslında çöküşe giden sürecin temel unsurlarından biri olacaktı.
Milliyetçiliğin Yükselişi: Bir Lider Bir Ülkeyi Nasıl Parçaladı?
Yugoslavya’nın kuruluşundan itibaren Tito liderliğindeki sosyalist Yugoslav yönetimi, “Halkların Kardeşliği” ilkesi doğrultusunda etnik kimlikleri geri plana iterek ülkede yaşayan halkları Yugoslav üst kimliği altında topladı. Bu yaklaşım, Tito’nun ölümüne kadar siyasi istikrarı sağlayan temel unsur oldu. Ta ki Mart 1981’de Kosova’da başlayacak olan protestolara kadar.
İlk başta eğitim kurumlarındaki koşullara itiraz olarak başlayan bu öğrenci hareketi, kısa bir süre içerisinde siyasi bir zemin kazanarak Kosovalı Arnavutların federasyon içerisinde yedinci devlet olma isteğini haykırdığı bir protestoya dönüştü. Böylelikle Yugoslavya’da yıllardır derin uykuda olan milliyetçi idealler uyanmış oldu.
Kosova’da başlayan milliyetçi rüzgârdan etkilenen ilk kesim ise Sırplardı; nitekim bu rüzgâr bölgedeki diğer halklara da çok geçmeden uzandı. Tarihler 24 Eylül 1986’yı gösterdiğinde, Sırp Bilimler ve Sanat Akademisi (SANU) tarafından gizlice hazırlanmış olan ve Sırpların Yugoslavya içerisinde sistematik bir şekilde geri plana itildiğini, tarihsel ve siyasi haklarının hiçe sayıldığını, ayrıca 1974 Anayasası’nın bu durumu meşrulaştırdığını öne süren memorandum kamuoyuna sızdırıldı.
Halihazırda kamuoyuna sızan memorandum nedeniyle bölgenin tansiyonu had safhadayken, 28 Mayıs 1986’da radikal bir Sırp milliyetçisi olan Slobodan Milošević Sırbistan Komünist Birliği’nin başına geçti. Milošević’in bu göreve gelmesiyle beraber Yugoslavya geri dönülmesi imkânsız bir sürece girdi.
Milošević, göreve gelmesinin ardından medyayı kullanarak “anti-bürokratik devrim” başlattı; SANU Memorandumu’ndaki fikirleri halk tabanına yaydı ve 1988-1989 yılları içerisinde Sırpların yaşadığı Karadağ, Voyvodina ve Kosova’daki yönetimleri devirdi. Kendi güdümünde olan bürokratları üst düzey görevlere getirerek Yugoslavya’nın geleceğine yön veren sekiz üyeli Federal Başkanlık Konseyi’ndeki dört oyun mutlak kontrolünü ele geçirdi ve karar mekanizmasını sabote etti. Nitekim 8 Mayıs 1989’da meclis kararıyla Sırbistan Cumhurbaşkanlığı görevine atandı.
Domino Taşını Deviren Konuşma: Gazimestan (1989)
Milošević, Kosova Savaşı’nın (1389) 600. yıldönümünde, 28 Haziran 1989’da, savaşın geçtiği tarihi Gazimestan Ovası’nda yaklaşık bir milyon Sırp’ın katıldığı bir miting düzenledi.
Ayrıca 28 Haziran, Sırp kültüründe Vidovdan, yani Sırp ruhunun doğduğu gün olarak kabul edilir. Bu tarih, 1389’daki savaşta Knez Lazar’ın dünyevi krallık yerine “Göklerin Krallığı”nı seçtiği inancıyla özdeşleşir.
Milošević konuşmasında Sırpların tarih boyunca uğradığı haksızlıkları vurguladı ve yüzyıllar sonrasında Sırpların tekrar eski gücüne eriştiği ifadesini kullandı.
Konuşmasından Bir Alıntı:
“Altı yüzyıl sonra, bugün yine savaşlardayız ve savaşın eşiğindeyiz. Bunlar silahlı savaşlar değil, ancak silahlı savaşlar da dışlanamaz ve Bir daha kimse sizi ezmeye yeltenemeyecek!”
Milošević bu ifadeleriyle açık bir biçimde federasyondaki diğer cumhuriyetleri tehdit etti ve Sırp hegemonyasının üstünlüğünü diğer halklara göstermeye çalıştı. Yugoslav Halk Ordusu’nun (JNA) aylar sonra yapacağı müdahaleleri dolaylı yoldan meşrulaştırdı. Bu radikal adımlar, Yugoslavya’da ilk domino taşını devirdi.
Nitekim Yugoslavya Komünist Partisi’nin 20–23 Ocak 1990 tarihlerinde Belgrad’da düzenlenen 14. Olağanüstü Kongresi’nde, Sırp delegasyonu Gazimestan’da ortaya konulan idealleri diğer cumhuriyetlerin delegasyonlarına dayattı. Milošević’in güdümünde olan Sırp delegasyonunun baskılarına dayanamayan Sloven delegeler salonu terk etti. Hemen ardından Hırvat delegeler de onlara katıldı. Yaşanan krizin ardından kongre süresiz olarak ertelendi ve Yugoslavya Komünist Partisi fiilen ortadan kalktı. Böylelikle ülkeyi kırk beş yıldır idame eden komünist rejim çöktü.
Ortak bir karar mekanizması kalmayınca, her cumhuriyet kendi kaderini tayin etme amacı doğrultusunda kendi bölgelerinde çok partili sistemi serbest bıraktı ve partilerin kurulmasını teşvik etti. 1990 yılı boyunca ülke genelinde yerel seçimler düzenlendi ve halklar sandıkta demokratik reformları değil, kendilerini diğer etnik gruplardan koruyacağını vadeden en radikal milliyetçi liderleri seçti.
İki Başkent, Tek Karar
1990 yılının baharında seçilen Ljubljana ve Zagreb hükümetleri, bağımsızlık için referandum düzenleme kararı aldı. 23 Aralık 1990 tarihinde Slovenya bağımsızlık referandumu düzenlendi; halk %88,5’lik bir oranla bağımsızlığa “evet” dedi. Hırvatistan ise 19 Mayıs 1991 tarihinde, Sırp azınlığın boykotuna rağmen referanduma gitti ve %93,24’lük bir oranla bağımsızlığa “evet” dedi.
Referandum sonuçlarının ardından Ljubljana ve Zagreb, Milošević’in askeri tehditlerine karşı tek başlarına direnmenin zor olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden iki lider, Milan Kučan ve Franjo Tuđman, gizli diplomatik kanallarla ortak bir takvim belirlediler. Belirlenen takvim doğrultusunda iki başkent, Belgrad yönetimini ve JNA’yı hazırlıksız yakalamak amacıyla 25 Haziran 1991 tarihinde, aynı gün ve eş zamanlı olarak bağımsızlıklarını ilan etti.
Hırvatistan ve Slovenya’nın Yugoslavya’dan resmen ayrılması, bölgeye Milošević’in 1989’da Gazimestan’da vaad ettiği savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’nın en karanlık günlerini getirecekti. İç savaşın ortasında, aylar sonra iki yeni ülke daha doğacaktı: Bosna-Hersek ve Makedonya.
25 Haziran 1991’de ilan edilen bağımsızlıkların hemen ardından, 27 Haziran 1991’de JNA’nın Slovenya’ya müdahalesiyle Yugoslavya İç Savaşı patlak verdi. Yaklaşık dört yıl süren savaşın ağır bilançosunu ise bölge halkları ödedi.


















