Üsküp’te Başlayan Bir Ruhun İstanbul’a Yolculuğu: Yayha Kemal Beyatlı

Tam 68 yıl önce bugün, 1 Kasım 1958 tarihinde vefat eden Türk edebiyatının neoklasik şair ve fikir mimarı Yahya Kemal Beyatlı, imparatorluktan cumhuriyete geçiş döneminde kimliği, tarihi ve kökenleri sarsılan bir milletin estetik hafızasıydı. Balkanlar’ın kalbinde, Üsküp’te Vardar’ın sularıyla filizlenen çocukluk hatıralarını Türkçenin en asil mısralarına dönüştürürken kaybolan bir coğrafyanın ruhunu ve ihtişamını satır aralarında yaşatarak o en hüzünlü göç günlerinde hafızalardan silinmek istenen bir geçmişi ebediyete taşıdı.

Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL

Vardar kıyısında filizlenen çocukluk hatıralarını Türkçenin en asil mısralarına dönüştürürken, doğduğu toprakların ruhunu ve kaybolan bir coğrafyanın estetiğini hafızalara kazıyan köklü bir isim: Yahya Kemal Beyatlı

Tarihler 20. yüzyılın başını gösterdiğinde, Türk edebiyat camiası bir yön arayışı içerisindeydi. Bir yanda Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti ile belirginleşen, yönünü Paris’e dönmüş, kendi toplumunun diline ve gerçeğine mesafeli bir estetik anlayış hüküm sürüyordu. Diğer yanda ise Balkan Savaşları’nın acı gerçekleriyle şekillenen, ancak henüz sanatsal derinliğini tam anlamıyla kazanamamış ilk dönem Millî Edebiyat arayışları mevcuttu. Edebî mahfiller, geleneksel Doğu tarzı ile Batı hayranlığı arasında iki uç noktaya savruluyor; İmparatorluğun bu zorlu yıllarında, sanatçılar da yaşanan büyük değişimin ortasında kendi seslerini ve kimliklerini bulmaya çalışıyorlardı.

Bu iki farklı eğilimin ortasında, edebiyatın tıkandığı noktayı aşacak neoklasik bir bakış açısı gelişti. Bu anlayış ne Divan edebiyatını biçimsel olarak tekrarladı ne de köklerinden kopuk bir Batı taklitçiliğine yöneldi. Aksine, her iki anlayışın da güçlü kaynaklarından beslenerek Türk-İslam sentezini edebî boyutta inşa eden sağlam bir zemin kurdu. Batı edebiyatından şiirin dış yapısındaki düzeni, mısraların birbiriyle olan dengesini alarak. Bu Batılı yapıyı; Doğu’nun, yani Türk-İslam medeniyetinin asırlık divan tarzı, İslam dininin getirdiği derinlik ve Osmanlı tarihinin kültürel zenginliğiyle birleştirdi. Dilin musikisini öne çıkaran bu yaklaşım, aruz veznini Türkçenin doğal ses ahengine kusursuzca uydurarak gazel ve murabba gibi klasik nazım şekillerine yeniden hayat verdi.

Sadeleşen Türkçeyi divan şiirinin ezgisiyle ve medeniyetin köklü değerleriyle yeniden buluşturan bu anlayış; aksi söylemlere teslim olmayan bir sanatsal derinlik ile köksüzlüğe düşmeyen yerli bir modernizmi aynı çizgide buluşturdu. Doğu ile Batı’yı, geçmiş ile geleceği bu anlayışta ve Türk-İslam ruhunda birleştiren; geçmiş ile gelecek arasındaki bağı “kökleri mazide olan ati” ilkesiyle tanımlayarak bu anlayışı Türk edebiyatına kazandıracak olan isim ise Yahya Kemal Beyatlı’ydı.

Kaybolan Şehir Üsküp’ten İstanbul’a Bir Ömür

Yahya Kemal Beyatlı, asıl adıyla Ahmet Âgâh, 2 Aralık 1884’te günümüzde Kuzey Makedonya sınırlarında kalan ancak o dönem Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Üsküp’te hayata gözlerini açtı. Babası Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey, annesi ise şair Leskofçalı Galib’in yeğeni Nakiye Hanım’dır. Çocukluğunu Sultan Murat ve İshak Bey camilerinin gölgesinde, Balkanlar’ın köklü Türk kültürü ile harmanlanarak geçirdi. Evde annesinden dinlediği ilahiler ve aile kökenlerindeki edebî damar, onun tarih ve milliyet şuurunun ilk tohumlarını ekti.

Yahya Kemal, 1889’da ilköğrenimine Yeni Mektep’te başladı. 1892’de Mekteb-i Edep’e devam ederken, bir yandan da İshak Bey Medresesi’nde Arapça ve Farsça dersleri alarak Şark kültürünün ve lisanının temel disiplinlerini kazandı. 1895’te ise Üsküp İdadisi’ne girerek ortaöğretimine başladı. Ancak 1897’de babasının aldığı karar doğrultusunda ailecek Selanik’e taşındılar. Aynı yıl annesi Nakiye Hanım’ın vefatıyla hayatı değişecek olan Yahya Kemal’in, babası İbrahim Naci Bey’in yaptığı ikinci evliliğin ardından yaşayacağı aile içi sorunlarla birlikte hayatı, doğduğu topraklardan koparak gurbette şekillenecekti.

Nükseden hastalığı nedeniyle Selanik İdadisi’ndeki yatılı eğitimine ara vermek zorunda kalan Yahya Kemal, bir süre dinlenmek ve tedavi olmak üzere yeniden Üsküp’e döndü. Memleketinde geçirdiği bu zorlu aranın ardından eğitimini tamamlamak için Nisan 1902 yılında İstanbul’a gitti. Eğitim yılının ortası olduğu için çok istediği Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ne kaydını yaptıramadı. Boşta kaldığı ve bir sonraki eğitim yılını beklediği süre içerisinde devrin siyasi akımlarıyla tanıştı ve Jön Türklerin yoğunluklu olarak iltica ettiği Paris’e gitti.

Paris’e varmasının ardından buradaki Jön Türk çevrelerinin içine giren Yahya Kemal, dilini geliştirmek gayesiyle önce Meaux Koleji’ne devam etti. Ardından Paris Siyasal Bilimler Okulu’na (Sciences Po) kaydolarak ünlü tarihçi Albert Sorel’in derslerini yakından takip etti. Yaklaşık dokuz yıl süren bu Fransa döneminde Batı edebiyatını, modern Fransız şiirini ve özellikle sembolistlerin dil işçiliğini yerinde inceleme fırsatı buldu. İlginç olan şudur ki, Batı kültürünü tam kalbinde tanıdıkça köklerinden uzaklaşmak yerine kendi tarihine, Türk medeniyetinin geçmişine ve mazi değerlerine çok daha derin bir bilinçle bağlanacaktı.

1912 yılında İstanbul’a döndükten sonra başta Darülfünun’da olmak üzere köklü eğitim kurumlarında uzun yıllar medeniyet tarihi, Batı edebiyatı ve Türk edebiyatı öğretmenliği yaparak Ahmet Hamdi Tanpınar gibi birçok önemli ismin yetişmesine öncülük etti. Millî Mücadele sürecinde Ankara hükümetini ve istiklal hareketini gazete yazılarıyla, kalemiyle canla başla destekledi. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kurucu kadrolar arasında yer alarak Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul milletvekillikleri yaptı; 1922’deki Lozan Barış görüşmelerinde danışman olarak bulundu ve ardından Varşova, Madrid, Lizbon ile Karaçi gibi dünya başkentlerinde yürüttüğü büyükelçilik görevleriyle çok yönlü bir diplomatlık kariyeri inşa etti. Hayatının son demlerini yapayalnız bir şekilde Beyoğlu’ndaki Park Otel’in bir odasında, âşık olduğu İstanbul’u seyrederek geçiren usta şair, 1 Kasım 1958’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde vefat ederek geride mazisine ve köklerine olan hasretini İstanbul’un köklü medeniyet ruhuyla birleştiren abidevi bir portre bıraktı.

Kökü Mazide Olan Bir Ati

Yahya Kemal Beyatlı’nın edebî perspektifi, Türk edebiyatında Doğu-Batı sentezini estetik bir olgunlukla çözen ve geleneği modern bir çehreyle yeniden inşa eden neoklasik bir zemine oturur. Kendini “kökü mazide olan bir ati” şeklinde tanımlayan şair, Tanzimat’tan beri süregelen mazi-ati çatışmasını bir kavga nedeni değil, birbirini besleyen bir süreklilik olarak kabul etmiştir. Şiiri ideolojik ya da siyasi fikirlerin propaganda sahası olmaktan tamamen uzak tutmuş; Fransız sembolistlerinden ilham alarak Türk edebiyatında saf (öz) şiir anlayışının teorisyenliğini ve uygulayıcılığını üstlenmiştir.

Tek bir kelimenin, hatta hecenin dahi ritmi bozmaması adına yıllarca bekleyecek kadar mükemmeliyetçi bir dil işçiliği sergileyen Yahya Kemal, “Türkçe ağzımda annemin ak sütüdür” düsturuyla konuşulan yaşayan lisanı şiir dili haline getirmiştir. Çağdaşlarının aksine Türk musikisinin ve Türkçenin ses yapısının aruz ölçüsüyle kusursuz bir uyum sağladığına inanmış, tren ritmine uyduramadığı için yazdığı “Ok” şiiri hariç tüm eserlerinde aruzu başarıyla uygulayarak Türk şiirine klasisizmin asaletini kazandırmıştır.

 “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı eserinden bir kesit:

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye’de

*(…)

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i

Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!

Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?

Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,

Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Bu mısralar, Yahya Kemal’in “kökü mazide olan bir ati” şeklinde formüle ettiği tarihsel süreklilik anlayışının adeta ete kemiğe bürünmüş bir tezahürüdür. Şair, Tanzimat’tan beri Türk aydınının zihnini bulandıran mazi-ati kopuşunu Süleymaniye Camii’nin manevi atmosferinde, “nefer esvaplı” sıradan bir mümin figürü üzerinde bir zamansallığa ulaştırır. Ön safta oturan bu nefer; Malazgirt’ten bugüne uzanan tarihsel birikimin, “hem büyük yurdu kuran hem koruyan” hafızanın yaşayan bir simgesidir. Yahya Kemal, sembolistlerin “saf şiir” prensiplerinden ödün vermeden, musikiyi kelimelerin iç mimarisi ve aruzun ritmiyle sağlar; mısralardaki ahenk, Süleymaniye’nin kubbelerinde yankılanan ve vecd ile dinlenen o “Tekbir” sesiyle organik bir biçimde birleşir. “Türkçe ağzımda annemin ak sütüdür” hassasiyetiyle seçilen yaşayan kelimeler, asırların mirasını bugünün lisanıyla yeniden üretirken kaybedilen coğrafyaların hüznünü bile bir asaletle estetikleştirir.

Yahya Kemal, Türk şiirini köksüz bir modernleşmenin rüzgârına kaptırmadığı gibi, geçmişin kuru bir taklidine de hapsetmemiştir. O, Doğu’nun tarihsel ve kültürel genetiğini, Batı’dan öğrendiği saf şiir estetiği ve dil işçiliğiyle harmanlayarak Türk edebiyatına zamansız bir asalet kazandırmıştır.

Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında Prof. Dr. M. Orhan Okay’ın TDV İslâm Ansiklopedisi bünyesinde kaleme aldığı “BEYATLI, Yahya Kemal” maddesindeki biyografik veriler ve bilimsel tetkikler esas alınmıştır.

Read Previous

Kosova’da eylül ayında enflasyon yüzde 7.8’e ulaştı

Read Next

Kosova’da kadın cinayetine karşı protestolar dördüncü gününde: Bakanların istifası isteniyor