Unutulan Bir Hürriyet Hareketi: Batı Trakya Cumhuriyeti

Günümüzden tam 113 yıl önce bugün, Trakya ve Balkanlar’daki hak ve hürriyet arayışının en önemli simgelerinden biri olan Gümülcine’de kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, bünyesinde bulunan farklılıkları çağdaş bir vizyon altında birleştirerek çok kültürlü yapısıyla döneminin ötesinde bir örnek teşkil etmiş ve Türk tarih literatüründe bir ilke imza atarak tarihin ilk Türk Cumhuriyeti olmuştur.

Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL

1913 Balkan Savaşları’nın kaosu içinde kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 yıl önce hayata geçirdiği çok kültürlü yönetim yapısıyla Türk tarihinin ilk cumhuriyet deneyimidir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Balkanlar’daki gücünü ve kontrolünde olan toprakların büyük bir kısmını önemli ölçüde kaybetmişken, yönetimi altındaki bölgelerde azınlık halklar ise milliyetçi akımların verdiği etkiyle galeyana gelerek bağımsızlık yolunda isyanları körüklüyordu.

Halihazırda bölgede iç karışıklıklar ve beraberinde getirdiği kaos süregelirken, Jön Türklerin benimsediği fikirleri kendine ilke edinen İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı ordusunun içinde popülerleşerek üst kademe muhalif subayları kendi bünyesine devşiriyordu. İlerleyen yıllarda Cemiyet, ordunun içinde paralel bir yapı haline geldi. Öyle ki 1900’lü yılların ortalarına gelindiğinde, Balkanlar’da konuşlu olan orduların içinde İttihatçı olmayan subay sayısı neredeyse yok denecek kadar azdı. Bu yapı, Sultan II. Abdülhamid’in sözde istibdat yönetimine karşı muhalefeti büyüterek kıdemli subaylar aracılığıyla ordunun alt tabanına yayıldı. Ardından, İttihatçılar 3 Temmuz 1908’de Makedonya dağlarına çıkarak yönetime karşı büyük bir isyan başlattı; kurulan baskı neticesinde de 23 Temmuz 1908’de Sultan II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet’i ilan etti.

Vatanperverlik kavramına kendi yorumunu katarak yola çıkan Cemiyet, 1909 yılında yaşanan 31 Mart Vakası’nın ardından Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle devletin idaresindeki tek söz sahibi otorite haline geldi. Beş asırlık Osmanlı devlet idare geleneğinin hem iç hem dış işlerinde almayacağı türden radikal kararlar alarak yıllardır süren siyasi kutuplaşmayı arşa çıkardı. Yeni İttihatçı yönetim siyasal ve yapısal krizler ile boğuşuyorken, imparatorluktan toprak kazanmak için doğru zamanı kollayan ulus devletler için harekete geçme zamanıydı.

8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş ilan etmesinin ardından I. Balkan Savaşı patlak verdi. Balkanlar’daki bu ani hareketlenme, Balkanlar’da geri dönülemez bir çözülme sürecini tetikledi. Ancak en büyük darbe dışarıdan değil, içeriden geldi; ordu içindeki siyasi kutuplaşma emir-komuta zincirini tamamen felç etti. Bu askerî zafiyet neticesinde Selanik, Manastır ve Üsküp gibi tarihî merkezler neredeyse tek bir kurşun dahi atmadan düştü.

Balkanlar’ın kaybıyla sonuçlanan bu feci bozgun, Osmanlı ordusunun bölgeden çekilmesi, Müslüman-Türk nüfusu belki de tarihinin en zorlu sınavıyla karşı karşıya bıraktı. Göçü tercih ederek vatanlarını düşmanlarına adeta hediye etmek istemeyen Batı Trakyalı bir avuç vatansever, Osmanlı yönetiminin gizli desteğiyle Balkanlar’daki direnişin simgesi olacak tarihin ilk Türk Cumhuriyeti, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni (Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi) kuracaktı.

Resmi Red, Gizli İtiraz: İlk Kuvâ-yi Milliye Hareketi

30 Mayıs 1913’te Londra Antlaşması’nın imzalanması ile I. Balkan Savaşı sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu, antlaşmanın neticesinde Balkanlar’daki topraklarının tamamını kaybederek Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda bırakıldı. Kaybedilen topraklar arasında Payitaht-ı Kadim, yani Edirne de bulunuyordu. Koca bir imparatorluk, haftalar içerisinde adeta beş asırlık hafızasını kaybetmişti.

O sırada savaştan galip ayrılan ulus devletler, Londra Antlaşması’nda çizilen sınırlardan memnun kalmayarak birbirlerini hak yemekle suçlamaya başladı. Bulgaristan Krallığı’nın fazla toprak almasına öfkelenen diğer ulus devletler, 29 Haziran 1913’te Bulgaristan Krallığı’na savaş ilan etti. Böylelikle II. Balkan Savaşı başladı. Patlak veren savaşı fırsata çeviren Osmanlı İmparatorluğu, kaybettiği toprakları geri almak üzere 16 Temmuz 1913’te ileri harekât emri verdi. Bulgar ordusunun cephede hazırlıksız yakalanmasıyla beraber, 21 Temmuz 1913’te o dönem binbaşı olan Enver Paşa öncülüğünde şehre girildi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim başkenti Edirne geri alındı. Osmanlı İmparatorluğu, Edirne’nin geri alınmasının ardından rotasını Batı Trakya’ya çevirdi.

24-27 Temmuz 1913 tarihleri arasında, Meriç Nehri kıyılarına kadar dayanan Osmanlı ordusu, İngiltere ve Rusya’nın “Meriç’in batısına geçilmesi halinde İstanbul’un işgal edileceğini” bildiren sert diplomatik notasıyla durduruldu.

28-31 Temmuz 1913 tarihleri arasında İstanbul’da toplanan Osmanlı Genelkurmayı, diplomatik notaya rağmen nizami ordu ile nehrin ardına geçmenin bir intihardan farksız olduğuna karar kıldı. Enver Paşa, inisiyatif alarak doğrudan kendine ve Cemiyete bağlı olan Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarına, nizami ordudan istifa etmek suretiyle Meriç Nehri’nin ardına geçerek Batı Trakya genelinde bir direniş hareketi örgütlemeyi emretti. Nehrin ardındaki operasyon tamamen gizli tutulacak ve başarısız olması takdirinde İstanbul hükümeti, söz konusu kişilerin ordudan istifa etmiş başıbozuk militanlar olduğunu iddia ederek olası bir uluslararası krizden devleti koruyacaktı.

11 Ağustos’u 12 Ağustos’a bağlayan o gece, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref liderliğindeki 116 seçkin fedai, gecenin alacakaranlığında yüzerek Meriç Nehri’nin batısına geçti.

Kısa süre içerisinde bölgedeki garnizonları ve stratejik hedef noktalarını haritalandıran fedailer, tekrardan özgürlük ateşi ile kavrulan yerel halk ile iletişime geçerek Türk tarih literatüründe altın harflerle zikredilecek olan “Kuva-yi Milliye” isimli direniş hareketini başlattı. Hareket günler içinde halk tabanına yayıldı ve Bulgar güçleri topyekûn bir şekilde Batı Trakya topraklarından temizlendi. Nihayet, 31 Ağustos 1913’te Gümülcine’nin de kurtuluşunun ardından tarihin ilk Türk Cumhuriyeti kurulacaktı.

55 Günlük Bir Mucize: Tarihin İlk Türk Cumhuriyeti

31 Ağustos 1913’te Gümülcine’nin kurtuluşunun ardından, tüm Batı Trakya bölgesinin Bulgar kuvvetlerinden tamamen arındırılmasının ardından bölgede asayişi sağlamak ve ilerleyen günlerde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanma sürecini siyasi bir zemine oturtmak amacıyla, Süleyman Askerî Bey ve Müderris Salih Efendi önderliğinde, başkenti Gümülcine olacak geçici bir hükümet ilan edildi. Batı Trakya Geçici Hükümeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi) adını alan bu yeni idarede, Müderris Salih Efendi Hükümet Reisi olarak sivil meşruiyeti sağlarken, Süleyman Askerî Bey ise Genelkurmay Başkanı sıfatıyla askerî nizamı kurdu.

Bu geçici hükümetin asıl hedefi, anavatandan haksız şekilde koparılan bu toprakların meşru bir referandumla tekrar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanmasıydı.

Nitekim hükümetin ilanının üzerinden çok geçmeden, büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun uyguladığı bu planı fark etmesi üzerine, başta Rusya olmak üzere Avrupalı güçler İstanbul hükümetine karşı çok ağır ültimatomlar verdi. İstanbul yönetimi diplomatik masada tamamen sıkışınca, Eylül 1913’ün başlarında Batı Trakya’daki subaylarına “Bölgeyi derhal tahliye edin ve anavatana geri dönün.” şeklinde kesin bir emir gönderdi. Anavatana yeniden bağlanma umutlarının o dönemin gerçekleri karşısında çökmesi, Gümülcine’deki kurucu kadroyu ve bölge halkını kendi kaderlerini tayin edecekleri tarihî bir yol ayrımına getirdi.

Bölgeyi yeniden Bulgar kuvvetlerinin zulmüne terk etmemek ve uluslararası hukuk karşısında meşru bir aktör haline gelebilmek amacıyla tarihi bir karar alındı. 25 Eylül 1913 tarihinde geçici yönetim lağvedildi ve yerine tam bağımsız, egemen Batı Trakya Bağımsız Hükümeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi), yani tarihteki ilk Türk Cumhuriyeti resmen ilan edildi.

Bağımsızlığın ilanıyla hükümet konağına çekilen ay-yıldızlı bayrak; yeşil, beyaz ve siyah renkli üç yatay şeritten oluşuyordu. En üstteki yeşil şerit halkın Müslüman kimliğini, ortadaki beyaz şerit kazanılan hürriyeti ve barışı, en alttaki siyah şerit ise Balkan Savaşları’nda uğranan zulmü ve tutulan tarihî yası simgeliyordu. Sol taraftaki yeşil zeminde yer alan hilal ve üç adet yıldız ise Türk milletinin varlığını ve sırasıyla Batı Trakya, Doğu Trakya ve Makedonya coğrafyalarındaki Türk nüfusunu temsil etmekteydi.

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin ilan ettiği tam bağımsızlık, uluslararası diplomatik satranç tahtasında sert bir kayaya çarptı. İstanbul yönetimi, II. Balkan Savaşı’nda binbir fedakârlıkla yeni geri kurtarılan tarihî payitaht Edirne’yi elinde tutmak ve yaşanabilecek ağır bir savaşın ardından dayatılacak bir antlaşmada başkent İstanbul’u tamamen kaybetmemek adına acilen Bulgaristan Krallığı ile masaya oturdu. 29 Eylül 1913’te imzalanan İstanbul Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu, Edirne’yi kurtarmanın karşılığında Batı Trakya topraklarını diplomatik bir koz olarak Bulgaristan Krallığı’na bıraktı.

İstanbul Antlaşması’nın imzalanması, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti için yolun sonu demekti. İstanbul Hükümeti, Cemal Paşa’yı Gümülcine’ye göndererek hükümeti, Batı Trakya topraklarını Bulgar kuvvetlerine devretmeye ikna etti. Kendi soydaş ordusuyla silahlı bir çatışmaya girmeyi kesinlikle reddeden Müderris Salih Efendi ve Süleyman Askerî Bey liderliğindeki yönetim, başka çare kalmadığını görerek antlaşmanın öngördüğü yükümlülüklere boyun eğmek zorunda kaldı. Cumhuriyet, kuruluşundan tam 55 gün sonra, 25 Ekim 1913 tarihinde Gümülcine’de düzenlenen hüzünlü bir askerî törenle ay-yıldızlı siyah, beyaz ve yeşil bayrağını direkten indirdi ve kendini resmen feshetti. Toprakların Bulgar askerlerine teslim edilmesiyle Türk tarih literatüründeki bu ilk cumhuriyet sayfası kapandı.

Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA) vesikaları, Hariciye Nezareti siyasi evrakları, Batı Trakya Hükûmet-i Müstakilesi’nin resmî yayın organı olan ‘Müstakil / Indépendant’ gazetesi nüshaları ile Kuşçubaşı Eşref Bey ve Süleyman Askerî Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa hatıratlarındaki tarihi belgeler esas alınmıştır.

Read Previous

Yunanistan’dan Lübnan’a zırhlı araç teslimatı

Read Next

Yıldıray Bayram, Kosova Seçim Komisyonu’nun yeni Türk üyesi oldu