Almanya’da yaşayan, eğitim diplomasisi, Türkçe öğretimi ve kültürel diplomasi alanlarında çalışmalarını sürdüren eğitimci ve yazar Ahmet Kutluay’ın kaleme aldığı, “Türkiye derken?” başlıklı yazısını ilginize sunuyoruz.
Cümlenin içinde “Türkiye” geçince, 9. Sınıfta olduğunu hatırladığım bir öğrencim sormuştu: “Hocam! Türkiye derken tam olarak nereyi kastediyorsunuz? Kafkaslar, Anadolu, Asya, Balkanlar, Yakın Doğu… “
Şimdi gelin alnı öpülesi bu evladımızın anlayışıyla bir yolculuğa çıkalım. İsterseniz ilk olarak Balkanlar’a bakalım. Vatan deyince Anadolu kadar aklımıza neden Balkanlar gelmeli?…
O gün 9. sınıftaki o evladımızın sorduğu soru, evimizin en önemli odalarından bir odayı, atalarımızın vatan kılıp yüzyıllarca yaşadığı odalardan birini tekrar keşfetmeye davet eder gibiydi: “Hocam! Türkiye derken tam olarak nereyi kastediyorsunuz?”
Buyrun bir de buradan bakın… Çünkü O 13-14 yaşındaki gencecik dimağın o açık ufkunda Türkiye; bildiğimizden çok çok daha büyük bir ülke… Onun zihnindeki Türkiye; Kafkaslar’ın yüce dağlarında çınlayan özgürlük nidası, Asya’nın derin bozkırlarında tutuşan ocak, Yakın Doğu’nun mazlum coğrafyalarında yükselen temenniler-dualar ve Balkanlar’ın yeşil vadilerinde yankılanan çocuk sesleri, Ahmet Yesevi,Sarı Saltuk ve Yunus Ocağında hakikatin diline dönüşen Türkçe’ydi, anadilimizdi.
Gelin şimdi o evladımızın açtığı o mübarek kapıdan içeri girelim ve ilk durağımız olan Rumeli’ye, yani Balkanlar’a bakalım. Vatan deyince Anadolu kadar aklımıza neden Balkanlar gelmeli?
Çünkü Balkanlar, bizim için bir “dış coğrafya” değil, ruhumuzun ve kimliğimizin kurucu harcıdır.
Üsküp’te Vardar Nehri’nin üstündeki Taşköprü’den geçerken ayağınızın bastığı taş, Bursa’daki Koza Han’ın avlusundaki taştan farksızdır. Saraybosna’nın Başçarşı’sında çınlayan bakırcı çekiçlerinin sesi, Gaziantep’in Bakırcılar Çarşısı ile aynı ritimde atar. Prizren’in dar sokaklarında bir yaşlının size verdiği selam, Amasya’nın veya Manisa’nın bir köyündeki tebessümle aynı sıcaklıktadır.
Biz Balkanlar’a kılıçtan önce sabanı, saraydan önce çeşmeyi ve vakfı götürdük. Anadolu nasıl Malazgirt’le vatan kılındıysa; Balkanlar da Sarı Saltuklar’ın, Rumeli erenlerinin ve Evlad-ı Fatihan’ın keşfiyle ve gönüllere ulaşan fütuhat ve fütüvvetiyle bugünlere bizi biz yapan emaneti büyük bir onur bilerek korudu, bugünlere taşıdı.
Yahya Kemal’e “Kaybolan Şehir” Üsküp’ü yazdıran ruh neyse, Taceddin Dergâhı’nda İstiklal Marşı’nı kaleme alan Mehmet Akif’in damarlarındaki kan aynı kandır. Atatürk’ün doğduğu ve büyüdüğü Selanik ve Manastır sokaklarını Türkiye’den ayrı düşünmek, Cumhuriyet’in harcını eksik anlamaktır.
Drama Köprüsü’nde Hasan’ın yüreğindeki feryat, Arda Boyları’nda İsmail ile Halime’nin sulara karışan sevdası, Vardar Ovası’nın o buruk ama dik duruşlu edası olmasaydı; bizim halk müziğimizin, bizim kederimizin ve bizim neşemizin bir yanı hep yarım kalırdı.
İşte bu yüzden Balkanlar; gözümüzün kaldığı değil, ruhumuzla bir aklımız ve gönlümüzün kaldığı yerdir. Batı Trakya’da baskılara rağmen Türkçe ninnilerle çocuk büyüten analarımızın iradesi, Kosova’da ay-yıldızı göğsünde taşıyan gencin inancı bize öğretiyor ki: Sınırlar haritalarda ülkelerin adını birbirinden ayırabilir ama aynı türkülerle ağlayıp aynı dualarla ayağa kalkan bir milletin ruhundaki birlik ve beraberlik ufkunu hapsedemez.
Peki dostlar, siz “Türkiye” derken sadece Edirne ile Kars arasını mı kastediyorsunuz?Balkanlar dahil mi ülkem tanımınıza… Peki ya Kafkasya, Orta Asya, Adalar Denizi, Yakın Doğu…
– Ahmet Kutluay kimdir?
Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nin ardından Milli Eğitim Vakfı, Şişli Terakki Lisesi gibi okullarda 15 yıla yakın öğretmenlik yaptı. 2012 yılında “Kendini Bilme Yolunda İnsan” adlı kitabı deneme kitabı yayımlandı. Senaryo ve şiir yazıyor.
2 yıl önce Düsseldorf’a taşındı. Tarih ve Medeniyet Araştırmaları bölümünde yüksek lisans yaptı. Eğitim diplomasisi, Türkçe öğretimi ve kültürel diplomasi konularında çalışmalarını sürdürüyor. Evli ve 2 çocuk babası.













