Feride Nineme…

Mektupları her zaman tanıdığımız, gördüğümüz insanlara yazmayız aslında, bazen bu günden geleceğe mektup yazarız, hiç tanışma fırsatımız olmayanlara, gelecek bir zamana, belki küçük bir not düşer geçmişten geleceğe. Bazen de hiç tanışma imkanımız olmayanlara yazarız, eline hiç ulaşmayacak olanlara. Benim şu anda yapmaya çalıştığım gibi. Ben bu günden geçmişe bir mektup yazmak istiyorum. Amacım geçmişimi geleceğe taşımak. Unutulup gitmiş hayalleri, hayatları bugün kaleme alıp geleceğe aktarabilmek. Bu mektubum bundan yüz yıl önce yaşamış yüz yıl önce, el işlemesini çeyizindeki çevreyi benim elime ulaştıran annemin babağannesine aslında…

Feride nine, biliyorum sen bizi hiç görmedin, bizler de seni tanıyamadık, dizinde oturamadık, senden masallar dinleyemedik, bize hayatını anlatamadın. Hayat hikâyeni pek de bilmiyorum aslında, benim bildiğim tek şey elimdeki senin ellerinle işlediğin içine renkler kattığın çeyizlik çevren. Aslında biliyor musun senin yaşadığın o zamanı o kadar çok özlüyorum ki, ben o çevreye dokunduğumda neler hissetiğimi bir bilsen keşke. Sen muhtemelen onu 1910 yılında eline aldın, sırma iplikler buldun önce, sonra kırmızının en alını seçtin, morun en güzelini. Hayallerini kattın içine, belki de gözyaşların döküldü üzerine. Sen onu tamamladığında Üsküp vatandan kopartılıyordu, Balkanlar’da her yerden farklı çığlıklar yükseliyordu. Sen nişanlını belki de o savaşın içinde kaybedecektin, ama hiç aklına gelir miydi bayrağın düşeceği, sancakların sandıklarda gizleneceği. Herkes göç etmeye çalışırken  seni bu şehirde tutan gücü hissedebiliyorum bazen biliyor musun?

Sen Üsküp’ün içinde kendi düşlerini kurarken nerden bilebilirdin ki kader ağını öyle bir örecek ki, yıllar sonra Üsküp’ü terketmek zorunda kalacaktın. Sen en ağır bir dönemde neler atlatmadın, göğüs gerdin belki de tüm o yarım kalan hikâyelere. Ben senin o dönemini neden özlüyorum biliyor musun, o zamana geri dönsem keşke diyorum, keşke sonuna kadar savaşabilsem, bir gün de olsa o bayrak altında doğduğum toprakta yaşamış olsam duygusu bile bu gün beni öyle heyecanlandırıyor ki, o tek gün için tüm zamanı geri çevirebilsem keşke. Zaman öyle bir kavram ki bazen bedenen tek bir yere sığmıyor. Mesela ben, sanma ki bugünde yaşıyorum, bazen bu şehirden öyle bir kaçıyorum ki, kâh eskideyim bazen geleceği merak ediyorum. Ruhum tek düze zamana sığamıyor bazen. İşte bu elimdeki çevre ile gözlerimi kapatıyorum ve yanına geliyorum. Anlat istiyorum içindeki telaşı, gözündeki korkuları bana anlatmanı istiyorum. Şu sırma ipliğin içinde gözünün feri saklı biliyor musun Feride.  Senin torunların seni anlattı az bana. Çok titiz, temiz hatta evhamlıymışsın. İçimden güldüm, sen Üsküplü annelerdendin, öyle olmasan şaşardım zaten. Altı oğlun olmuş, en büyüğü benim dedem yani Musli Aga, sonra Kemal, Fahri, Ekrem, Ramiz, Fuat.  Oğullarına kavuştun değil mi, şu anda bir tek Fuat Amcam hayatta.

Feride nine  1956 yıllarında göç etmek zorunda kalmışsınız, bana o anı da anlatabilseydin keşke. Nasıl bir yolculuk oldu, dört oğlunu yanına aldın diğer ikisi Üsküp’te kaldı. Kemal Amca kalmak zorundaydı biliyorsun kendisi eski Partizanlardandı. Yugoslavya’da bazı görevleri vardı. Peki dedem, neden kaldı? Kemal yani kardeşini buradaki komunistlerle yalnız brakmayacağım demiş. Siz gittikten bir süre sonra eşi rahatsızlanmış, amansız bir hastalık hem de, o evde dört çocuk annem, teyzemler dayım falan. Tek bir resmin var aslında, sofalıkta kapının yanında duruyorsun, etrafında çocuklar. Annem beş yaşındayken annesi vefat etmiş. Sen dönememişsin İstanbul’dan, evraklarınız hazır değil, dönmemek üzere gitmişsiniz,nüfus kayıtlarını sildirerek o meşhur göç anlaşması ve imzaları atarak. Mesela annanemi ben de hiç tanıyamadım, hele annem kendi annesini o kadar az hatırlıyor ki. Sen kendi gelinin için neler anlatırdın kimbilir bizlere. Mesela nasıl bir insandı, düğünü nasıl oldu. Biliyor musun annemin evinde bir sandık var, annanesinden kalma. Yani senin o ilk gelininin annesinin çeyizlik sandığı.

Ey nineler, ey ananeler, bana emanet bıraktğınız sandıklarınız ve çevreleriniz içimde nasıl yangınlar oluşturuyor bir bilseniz. Bir gece vakti bana size mektup yazdıracak kadar kafamda deli sorular ile geldim karşınıza. Birinizin sandığı, birinizin çeyizlik çevresi elimde. Öyle ağır ki bu yük, sizler sağa sola savrulurken, göçler ile savaşların ortasını göğüslerken bu ikisi nasıl olur da benim karşıma çıktı. Siz ki yüz yıl öncesinde vatan bayrağı altında doğmuşsunuz, ben ki sizden yüz yıl sonra doğmuşum bambaşka bayraklar altında ama aynı şehirde. Bu hasretlik gönlümün içinde öyle bir alev ki, hiçbir cevap söndüremiyor bunu. Ben şimdi kime neyi anlatacağım, geçmişten gönderdiğiniz emanetleriniz elimde, ben onlara dokunmaya bile kıyamıyorum.

Bana hikâyenizi anlatabilseydiniz keşke, bir mektup da sandığın içinden çıksaydı. İkiniz de şimdi İstanbul’da uyuyorsunuz. Ama evet haklısınız, belki de onları okuyabilecek biri de benim. Belki de hem o çevre onca torunun, oğulun içinden beni buldu, belki de o sandık bu yüzden hep ona baktığımda bana göz kırptı. Belki de o yüzden Üskübistan diye farklı bir zamana ve mekâna hapsoldum. Sizi anlatmam gerek biliyorum, ben o çevrenin içinde yazılmış tüm hikâyeyi bulacağım yine de bir gün, onu ve sandığın içindekileri dökeceğim bir bir, ve bir gün sizin ve sizin gibilerin hikayesi herkesin elinde olacak. Romanımın baş kahramanları belki de sizler olacaksınız. Bilemem ama şu sessiz dönemde kendi kendime kaldıkça, sınırlar kapandıktan sonra kendimi öyle yalnız hissediyorum ki, buradaki salgın dünyayı sardı, beni ise vatan hasretliği…

Sılada ama gurbetteyim gibi, memlekette bana ait topraklarda ama vatan eksik gibi, nasıl anlatılabilir ki başka türlüsü…

Mektup devresi bitti bundan sonra hikâye ve roman zamanı…

 

Leyla Şerif Emin-Üsküp

Önceki Haber

Bakan Çavuşoğlu: Kovid-19’la mücadelede dünyanın en çok tıbbi destek sağlayan üçüncü ülkesiyiz

Sonraki Haber

Kapıkule’de ’72 saat’ uygulaması başladı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

10 + 15 =