Makedonya, Eylül 1991’de düzenlenen bağımsızlık referandumunda ulaştığı rekor katılım ve kabul oranıyla Yugoslavya’dan ayrılarak egemenliğini ilan etti. Ancak ilerleyen yıllarda sosyo-politik dağılım, ülkede bulunan diğer etnik unsurlar ve ana unsur Makedonlar arasında eşit şekilde dağılım gösteremedi. Bu durum, etnisiteler arasında kutuplaşmayı ve Ocak 2001’de patlak verecek olan çatışmaları da beraberinde getirdi.
Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL
Antlaşma metni, toplumsal hak ve taleplerin aranmasında tek meşru yöntemin demokratik kanallar ve resmi kurumlar olduğunu esas ilan ederken; her türlü fikirsel veya yapısal kazanım elde etmek amacıyla silahlı güce, şiddete veya çatışmalara başvurulmasını anayasal düzeyde kesin olarak dışlamıştır.
Makedonya, tarihler 8 Eylül 1991’i gösterdiğinde, Yugoslavya’yı oluşturan ulus devletler arasından emsal teşkil ederek çatışmalara sahne olmamış bir şekilde ayrıldı. Ancak ülke, her ne kadar Yugoslavya iç savaşından, kanlı çatışmalardan sıyrılarak ayrılsa da birçok sorunla boğuşmaktaydı. Bağımsızlık ilanının ardından meclis, 17 Kasım 1991’de taslak anayasa metnini Kurucu Anayasa olarak kabul etti.
Anayasa metninin önsöz kısmında devlet, “Makedon halkının milli devleti” olarak tanımlanmış. Ülkede yaşayan Arnavutlar, Türkler, Ulahlar, Romanlar ve diğer etnik topluluklar ise devletin “ortak kurucu unsuru” olarak değil, “Makedonya Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan milliyetler” ifadesiyle tanımlanmıştı. Öte yandan metnin diğer maddelerinde, özellikle eğitim, dil, dini aidiyet ve yerel yönetimleri kapsayan temel maddelerde kullanılan, toplumsal gerçeklikle uyuşmayan tanımlamalar, azınlık halkları temsil eden milletvekilleri ve aydınlar tarafından ayrımcı ve eşitlik ilkesine aykırı olarak nitelendirilmiştir.
Nitekim ülkenin özellikle batı kesimlerinde yoğun olarak yaşayan Arnavutlar, Makedonya’nın bağımsızlığının ardından yeni anayasal düzende statülerinin geri plana itilmesine tepki gösterdi. Arnavut siyasi temsilcilerinin öncülüğünde, Makedonya’daki Arnavutlar için siyasi ve bölgesel özerklik talebiyle 11-12 Ocak 1992’de gayriresmî bir referandum düzenlendi. Makedon hükümeti tarafından yasa dışı ilan edilen ve sonuçları tanınmayan referandumda özerklik önerisi ezici çoğunlukla desteklendi. Bu gelişme, bağımsızlık sonrası dönemde Makedonlar ile Arnavutlar arasındaki siyasi gerilimi belirginleştiren önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Devletin idari birimlerindeki kadrolarda azınlık halkların nüfusa göre çok az bir oranla istihdam edilmesi, kutuplaşmayı giderek kızıştırırken 17 Aralık 1994’te Kalkandelen’de (Tetova) Arnavutça dilinde eğitim odaklı kurulan Tetova Üniversitesi, devlet tarafından tanınmayarak anayasaya aykırı ilan edildi.
Ardından 9 Temmuz 1997’de Gostivar ve Kalkandelen’deki belediye binalarında göndere çekilen Arnavut ve Türk bayrakları, Makedonya Anayasa Mahkemesi’nin kararı doğrultusunda polis tarafından indirildi. Bayrakların kaldırılmasına tepki gösteren göstericiler ile polis arasında Gostivar’da çıkan çatışmalarda üç kişi hayatını kaybetti. Bu olay, Makedonlar ile Arnavutlar arasındaki gerilimin önemli dönüm noktalarından biri oldu.
1999’da Kosova Savaşı’nın başlamasıyla Makedonya, yüz binlerce Kosova mültecisine ev sahipliği yaptı. Kriz sırasında yaklaşık 344 bin ila 360 bin kişinin Makedonya’ya sığındığı tahmin ediliyor; ancak mültecilerin büyük çoğunluğu savaşın sona ermesinin ardından Kosova’ya geri döndü. Bu nedenle söz konusu mülteci akınını kalıcı bir demografik değişimden ziyade, Makedonya’daki zaten yüksek olan etnik ve siyasi gerilimi artıran önemli bir bölgesel gelişme olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bu gerilim, 2001 yılında ülkede başlayan silahlı çatışmalarla yeni bir aşamaya taşındı.
İç Savaşın Eşiğinde Bir Makedonya
Makedonya ile Federal Yugoslavya Cumhuriyeti arasındaki sınırın hukuki statüsünün kesinleştirilmesi süreci de 2001’deki gelişmelerin önemli başlıklarından biriydi. İki ülke, ortak sınırın belirlenmesine ilişkin anlaşmayı 23 Şubat 2001’de Üsküp’te imzaladı. Ancak anlaşmanın imzalandığı dönemde, özellikle Kosova sınırındaki Tanusevci çevresinde silahlı gruplarla Makedon güvenlik güçleri arasındaki gerilim hızla tırmanıyordu. Makedon güvenlik güçleri sınır bölgesindeki devriye ve güvenlik faaliyetlerini artırırken, bölgedeki çatışmalar kısa sürede ülkenin kuzeybatısına yayıldı.
Sınırın kesinleştirilmesi sürecinin yaşandığı dönemde, Makedonya’nın kuzeyindeki dağ köylerinde gerilim giderek arttı. Özellikle Kosova sınırındaki Tanusevci ve çevresindeki Arnavut köylerinde yaşayanlar, bölgedeki Makedon güvenlik güçlerinin artan varlığından ve sınır hattındaki gelişmelerden duydukları endişeyi dile getirdi. Şubat 2001’in sonlarına doğru bölgede güvenlik güçleri ile silahlı Arnavut grupları arasındaki gerilim karşılıklı ateş açmalarına dönüştü. Tanusevci çevresinde yoğunlaşan çatışmalar, kısa sürede sınır bölgesinin dışına taşan daha geniş bir güvenlik krizinin başlangıcı oldu.
Makedon Ordusu (ARM), sınır bölgesinde yoğun kaçakçılık faaliyetleri düzenlendiği yönündeki istihbaratların ardından köylere girerek kimlik kontrolleri yapmaya ve şüpheli bulunan konutlarda arama faaliyetleri gerçekleştirmeye başladı. Bu durum, 1990’lar boyunca süren gerilimlerin üzerine çatışmalara giden yolda bardağı taşıran son damla oldu.
Tarihler 22 Ocak 2001’i ve saatler gece yarısı 02:00 sularını gösterdiğinde, Kalkandelen yakınlarındaki Tearce köyü polis karakoluna düzenlenen ağır silahlı baskın, ülkede on yıldır biriken tüm sosyo-politik gerilimi tek bir anda sıcak bir çatışmaya dönüştüren ana kırılma noktası olmuştur.
Gerçekleştirilen saldırı, ülke genelinde büyük bir şoka neden olurken, kamuoyunca daha önce bilinmeyen ve Arnavutça resmî adı Ushtria Çlirimtare Kombëtare (UÇK) olan Ulusal Kurtuluş Ordusu, ertesi gün yayımladığı 4 No’lu bildiriyle Tearce saldırısının sorumluluğunu üstlendi. Böylece UÇK, Makedonya’daki silahlı çatışmanın başlangıcında ilk kez kamuoyunun karşısına çıkmış oldu.
UÇK, peş peşe yayımladığı bildirilerde orduyu ve emniyet teşkilatını ‘baskı ve sindirme aracı’ olarak nitelendirdi. Amaçlarının ülkeyi bölmek olmadığını, ancak mevcut anayasal düzende Arnavutların anayasal düzende ikinci sınıf bir konuma itildiğini savunuyordu. Arnavutların ülkede ‘ikinci sınıf azınlık’ statüsünden çıkarılarak ‘eşit kurucu unsur’ olduğu ibaresinin anayasa metnine eklenmesi yönünde devlete çağrı yaptı. Halk tabanına yapılan çağrıda ise on yıldır meclis çatısı altında verilen siyasi mücadelenin sonuçsuz kaldığı ileri sürülerek, hakların elde edilmesinin tek geçerli yolunun silahlı mücadele olduğu aşılandı.
Şubat 2001’in ortalarında, Tanuşeor (Tanuševci) köyü çevresinde UÇK ile Makedon güvenlik güçleri arasında başlayan çatışmalar, kısa sürede ülkenin kuzeybatısındaki güvenlik krizinin ilk büyük cephesine dönüştü. 23 Şubat’ta Makedonya ile Federal Yugoslavya Cumhuriyeti arasında sınırın belirlenmesine ilişkin anlaşma imzalanırken, Tanusevci çevresindeki askeri gerilim devam ediyordu. Mart ayının sonlarına doğru çatışmalar Kalkandelen çevresine yayıldı ve Şar Dağları ile kent çevresi, silahlı çatışmaların en önemli merkezlerinden biri haline geldi.
28 Nisan’da Şar Dağları’ndaki Selce-Vejce hattında Makedon ordu ve polis güçlerinden oluşan bir konvoyun UÇK tarafından pusuya düşürülmesi ve sekiz güvenlik görevlisinin hayatını kaybetmesi, çatışmalarda yeni ve daha kanlı bir aşamanın başlamasına yol açtı. Bu saldırının ardından gerilim yeniden tırmanırken, Mayıs ayının başında Kumanova’nın kuzeyindeki Vaksince ve Slupçane çevresinde yeni bir cephe açıldı. Böylece çatışmalar, batıda Kalkandelen-Şar Dağları hattı ile kuzeyde Kumanova bölgesi olmak üzere iki ana eksende yoğunlaşmaya başladı.
Çatışmaların iç savaşa dönüşme riski teşkil ettiği kritik an ise 12 Haziran günü, başkent Üsküp’e sadece 10 kilometre uzakta bulunan Araçinovo köyünün UÇK kontrolüne geçmesiyle beraber yaşandı. Üsküp artık UÇK havan toplarının menziline girmişti. Bu hamle, Makedon ordusunun yaşanan gelişmeleri bir iç karışıklık olarak görmeyi bırakıp konvansiyonel bir savaş olarak değerlendirmesine yol açtı. Çatışmaların başladığı Ocak ayından bu yana ilk kez ordu, envanterindeki Sukhoi Su-25 savaş uçaklarını kullanarak UÇK mevzilerini bombaladı.
Çatışmaların ülke genelinde geniş çaplı bir iç savaşa dönüşme riski karşısında uluslararası toplum, askeri tırmanışın giderek derinleştiği bir dönemde diplomatik girişimlerini yoğunlaştırdı. NATO, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), taraflar üzerinde ateşkes ve siyasi uzlaşma yönünde yoğun baskı kurarken, özellikle NATO ve AB’nin üst düzey temsilcileri doğrudan müzakere sürecine dahil oldu. Sonuçta taraflar, NATO arabuluculuğunda 5 Temmuz 2001’de açık uçlu bir ateşkes üzerinde anlaşmaya vardı. Ateşkes aynı gece yarısından itibaren yürürlüğe girerken, uluslararası aktörler bunun kalıcı bir siyasi çözümün önünü açmasını hedefledi.
Ortak Bir Gelecek İçin Uzlaşı: 13 Ağustos 2001
Temmuz ayı boyunca devam eden çatışmalar ve kırılgan ateşkeslerin ardından siyasi çözüm arayışları yeni bir aşamaya taşındı. 28 Temmuz 2001’de Makedonya’nın başlıca Makedon ve Arnavut siyasi partilerinin temsilcileri, Cumhurbaşkanı Boris Trajkovski’nin Ohri Gölü kıyısındaki resmi konutu Villa Biljana’da müzakere masasına oturdu. Görüşmelere Avrupa Birliği Özel Temsilcisi François Léotard ile Amerika Birleşik Devletleri Özel Temsilcisi James Pardew arabulucu olarak eşlik etti. UÇK doğrudan müzakere masasında yer almazken, sahadaki gelişmeler ve örgütün tutumu görüşmelerin geleceğini doğrudan etkiliyordu.
Kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmeler, ilk günlerden itibaren oldukça zorlu bir atmosferde ilerledi. Taraflar özellikle Arnavutçanın resmi kullanımı, polis teşkilatında etnik temsil ve anayasal reformlar konusunda ciddi görüş ayrılıkları yaşarken, sahadaki çatışmaların yeniden alevlenmesi müzakere sürecini sürekli tehdit etti. Buna rağmen Léotard ve Pardew’in yoğun arabuluculuğuyla görüşmeler sürdürüldü ve taraflar ağustos ayının ilk günlerinde bazı temel başlıklarda ilerleme kaydetmeye başladı.
8 Ağustos 2001’de, müzakerelerde anlaşmanın ana hatları üzerinde önemli ölçüde ilerleme sağlanmışken, UÇK’nın Kalkandelen-Üsküp yolu üzerindeki Karpalak mevkiinde düzenlediği pusu, siyasi süreci yeniden krizin eşiğine taşıdı. Saldırıyla birlikte, zaten kırılgan olan ateşkesi ve müzakere sürecini ağır bir darbe ile karşı karşıya bıraktı. Karpalak’tan gelen haberler, taraflar arasındaki güvensizliği derinleştirirken, çatışmaların yeniden genişleyerek tam ölçekli bir iç savaşa dönüşmesi ihtimalini güçlendirdi.
Ohri Çerçeve Anlaşması’nın imzalanmasından bir gün önce, 12 Ağustos 2001’de Üsküp yakınlarındaki Luboten köyünde Makedon güvenlik güçlerinin düzenlediği operasyonda 10 Arnavut sivil hayatını kaybetti. Aralarında 6 yaşında bir çocuğun da bulunduğu sivillerin öldürülmesi, çatışmaların son günlerinde yaşanan en ağır olaylardan biri olarak kayıtlara geçti. Luboten’de yaşananlar, 13 Ağustos’ta imzalanacak anlaşmanın hemen öncesinde ülkedeki gerilimin ne denli yüksek olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Buna rağmen uluslararası arabulucuların yoğun diplomatik girişimleriyle müzakere süreci tamamen kopmadı. NATO, Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısı altında taraflar, siyasi çözüm arayışını sürdürdü. Nihayet 13 Ağustos 2001’de Makedon ve Arnavut siyasi liderler, Üsküp’teki Cumhurbaşkanlığı Konutu Vila Vodno’da Ohri Çerçeve Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşma; anayasal reformlar, siyasi temsil, dil hakları ve güvenlik kurumlarında daha kapsayıcı bir yapı oluşturulmasını öngörerek silahlı çatışmanın siyasi yollarla sona erdirilmesi için temel çerçeveyi ortaya koydu.
Anlaşmaya sırasıyla Makedonya Cumhurbaşkanı Boris Trajkovski, Başbakan Ljupčo Georgievski, Makedonya Sosyal Demokrat Birliği’nin (SDSM) genel başkanı Branko Crvenkovski, Demokratik Arnavut Partisi’nin (DPA) genel başkanı Arben Xhaferi, Demokratik Refah Partisi’nin (PDP) İmer İmeri ile uluslararası kamuoyunu temsilen arabuluculuk yapan James Pardew ve François Léotard imza attı.
Ohri Çerçeve Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Makedonya’nın anayasal, hukuki ve idari yapısını önemli ölçüde dönüştüren kapsamlı reformlar hayata geçirildi. Bunların başında, 1991 Anayasası’nın başlangıç bölümünün değiştirilmesi geldi. Yapılan değişikliklerle Arnavutlar, Türkler, Ulahlar, Sırplar, Romanlar, Boşnaklar ve diğer topluluklar anayasal metinde açıkça tanınırken, devletin tüm vatandaşlarının ve topluluklarının eşitliği vurgulandı. Böylece bağımsızlık sonrasındaki anayasal düzenin Makedon halkını merkeze alan yapısı yeniden düzenlenerek, farklı toplulukların devletin anayasal çerçevesindeki konumu güçlendirildi.
Anlaşmanın en önemli siyasi yeniliklerinden biri de “Badinter ilkesi” olarak bilinen çifte çoğunluk mekanizmasının anayasal düzene dahil edilmesi oldu. Buna göre, toplulukların kimliği, dili, kültürü ve benzeri haklarını doğrudan ilgilendiren bazı kanunların kabulünde, Meclisteki genel çoğunluğun yanı sıra ilgili topluluklara mensup milletvekillerinin çoğunluğunun da desteği aranmaya başlandı. Böylece salt çoğunluğun, özellikle etnik toplulukların temel haklarını doğrudan etkileyen konularda tek başına karar almasının önüne geçilmesi amaçlandı.
Ohri Anlaşması’nın bir diğer temel ayağını ise kamu kurumlarında “adil temsil” ilkesi ve yerelleşme oluşturdu. Adil temsil ilkesiyle Arnavutlar ve diğer toplulukların kamu yönetiminde, kamu hizmetlerinde ve güvenlik kurumlarında nüfus içindeki ağırlıklarıyla daha uyumlu biçimde temsil edilmeleri hedeflendi. Bu düzenleme klasik anlamda bir “kota sistemi” olmaktan ziyade, devlet kurumlarının çok etnikli yapıyı yansıtmasını amaçlayan anayasal bir temsil ilkesi olarak şekillendi.
Yerelleşme reformlarıyla birlikte belediyelerin yetki alanları genişletildi ve eğitim, kültür, yerel ekonomik kalkınma ile kamu hizmetleri gibi alanlarda merkezi yönetimden yerel yönetimlere önemli ölçüde yetki devri gerçekleştirildi. Özellikle farklı toplulukların yoğun olarak yaşadığı belediyelerde, toplulukların doğrudan etkilendiği bazı kararlar için Badinter ilkesine dayalı özel karar alma usulleri getirildi.
Ohri Çerçeve Anlaşması, Makedonya’daki silahlı çatışmayı siyasi bir uzlaşıyla sona erdirmenin ve ülkenin toprak bütünlüğünü korumanın temel araçlarından biri oldu. Anlaşmayla oluşturulan anayasal düzen, çoğunluk yönetimi ile toplulukların hakları arasında yeni bir denge kurmayı amaçladı. Bununla birlikte, Badinter mekanizmasının zaman zaman siyasi pazarlık ve karar alma süreçlerinde tıkanma tartışmalarına yol açması, adil temsil ilkesinin uygulanmasındaki sorunlar ve yerelleşmenin mali-idari boyutları ülkede tartışılmaya devam ediyor. Buna rağmen Ohri modeli, çok etnikli Makedonya’da silahlı çatışmanın ardından kurulan siyasi düzenin ve barışın korunmasının temel unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında; 2001 yılında yaşanan etnik çatışmaların askeri ve siyasi safhalarını tarihi belgeler ışığında inceleyen Dr. Bilgehan Alagöz’ün “Makedonya’da Etnik Çatışma ve Ohrid Çerçeve Anlaşması” adlı çalışması ile Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi ve Meclisi’nin dijital platformlarında erişime sunulan açık kaynaklı anayasal metinler ve resmi hukuki belgeler esas alınmıştır.






















