Hazin Bir Ayrılığın Başlangıcı: I. Balkan Savaşı

Günümüzden tam 114 yıl önce, 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Kuzey Arnavutluk sınırındaki ani saldırısıyla fitili ateşlenen ve ardından Bulgaristan, Sırbistan ile Yunanistan’ın dört bir koldan başlattığı eş zamanlı taarruzlarla patlak veren I. Balkan Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllardır banisi olduğu ve bütünleştiği Rumeli topraklarındaki egemenliği, milliyetçilik akımlarının etkisiyle zayıflayacak ve bu süreç Türk tarihinde derin izler bırakan büyük bir toprak kaybıyla sonuçlanacaktı.

Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL

İç çekişmelerden doğan istikrarsızlığı ve ordudaki mektepli-alaylı ayrımını fırsat bilen emperyal güçlerin güdümünde hareket eden ulus devletlerin ani saldırılarıyla başlayan I. Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlardır “anavatan” olarak benimsediği Rumeli topraklarındaki egemenliğini trajik bir biçimde sona erdirmiştir.

1789’da gerçekleşen Fransız İhtilali, ilke edindiği milliyetçilik akımıyla Bourbon Hanedanı’nı tahtından ederek yönetimi halkın egemenliğine devretti. Bu durum, diğer çok uluslu imparatorlukların bünyesinde de sonraki bir asra damga vuracak ayrılık yanlısı milliyetçi fikirlerin türemesine zemin hazırladı. İlerleyen dönemlerde bu radikal akımlardan en ağır darbeyi alacak olan devletlerden biri de yapısında çok sayıda farklı etnik ve dinî unsuru barındıran Osmanlı İmparatorluğu olacaktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun bu kırılgan yapısı, 19. yüzyılda sıcak denizlere inme stratejisine coğrafi bir meşruiyet arayan Çarlık Rusyası için bulunmaz bir fırsat sundu. 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı’nda uğradığı ağır yenilginin ardından İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı doğrudan geçerek Akdeniz’e inemeyeceğini anlayan Rusya, yüzyılın ortasından itibaren rotasını Rumeli’ye çevirdi.

Nitekim doğrudan askerî güç kullanarak Boğazlar’daki Osmanlı engelini aşamayan Rusya, 1860’ların ardından kendini Rumeli’deki Slav halklarının doğal koruyucusu addederek bölgede Pan-Slavizm akımını körüklemeye başladı. Pan-Slavizm ilkesi, Çarlık Rusyası’nın dışarıya yansıttığı üzere Slav kökenli milletlerin tek bir çatı altında birleşmesi gayesidir. Ancak aslına bakıldığında bu akım, Çarlığın Akdeniz’e açılma emellerini gizlemek için kullandığı bir maskeleme aracından ibaretti.

Bu doğrultuda yürütülen ideolojik propagandalar çok geçmeden sonuç verdi; Çarlık yönetiminin gizli desteğiyle 1875’te Hersek’te, 1876’da ise Bulgaristan’da büyük çaplı isyanlar patlak verdi. Osmanlı’nın bu isyanları bastırmasını Avrupa kamuoyuna “Hristiyan katliamı” olarak servis eden Rusya, ‘Slav kardeşlerini koruma misyonunu’ doğrudan bir savaş gerekçesi sayarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (93 Harbi) başlattı.

Rusya’nın savaştan galip ayrılmasının ardından toplanan 1878 Berlin Kongresi’nde Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını kazandı. Ancak dönemin konjonktürü gereği, Rusya’nın Balkanlar’da tek başına baskın bir güç haline gelmesini istemeyen Batılı devletlerin diplomatik müdahalesi ve, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hâkimiyetini Makedonya ve Arnavutluk’ta sürdürmesi, Rusya’nın doğrudan Akdeniz’e açılma planlarını askıya almasına sebep oldu. Bu durum, tüm iç ve dış baskılara rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede hâlâ güçlü bir aktör olduğunu gösteriyordu. Emelleri doğrultusunda Osmanlı’yı Rumeli’de saf dışı bırakmak isteyen Rusya, ancak 20. yüzyılın başında tekrar harekete geçebilecekti.

Balkan İttifakı’nın Perde Arkası: Çarlık Rusyası’nın Rolü

20. yüzyılın başlarında Rumeli toprakları, bölgedeki ulus devletlerin kendi aralarında acımasız bir nüfuz mücadelesine sahne oluyordu. Özellikle Bulgar ve Yunan kiliseleri arasında dinî vesayet üzerinden yaşanan rekabet, Osmanlı’nın bölgedeki kozlarını güçlendiren ve ittifak karşıtı dengeleri korumasını kolaylaştıran stratejik bir unsurdu. Ancak Osmanlı’da yönetime geçen İttihat ve Terakki Hükümeti’nin 3 Temmuz 1910’da çıkardığı Kiliseler ve Mektepler Kanunu, bu devletlerin arasındaki en büyük ihtilafı çözdü.

İttihat ve Terakki yönetiminin bu hukuki hamlesi, Balkan toplulukları arasındaki anlaşmazlıkları çözerken, bu toplulukların Osmanlı karşıtı bir ittifakta bir araya gelmesini kolaylaştıran diplomatik bir zemin hazırlayacaktı.

Nitekim 1911’de Trablusgarp faciasının ardından Rumeli’de olgunlaşmakta olan uygun zemini gören ve sıcak denizlere inme emellerinden asla vazgeçemeyen Rusya, yüzyıllardır birbirini boğazlayan bu devletleri Osmanlı’ya karşı tek bir yumruk hâline getirmek için bir tasfiye mekanizması inşa edecekti. Rus diplomasisinin Belgrad Maslahatgüzarı Nicholas Hartwig ve Sofya Büyükelçisi Anatoly Neklyudov, Balkan devletleri arasında aylarca süren gizli bir diplomasi trafiği yürüttü. Rusya, bu devletlere sadece Osmanlı topraklarının nasıl paylaşılacağına dair haritalar sunmakla kalmadı; özellikle Sırbistan ve Bulgaristan arasında Makedonya’nın pay edilmesi esnasında yaşanacak olası bir uyuşmazlıkta Çar II. Nikolay’ın masada hakemlik yapacağı garantisini vererek ittifakın taslağını güçlü bir çerçeveye oturttu.

Bu diplomasi trafiği nihayet sonuç verdi ve 1912 yılı boyunca basından gizlenen anlaşmalar zinciri tamamlandı. 13 Mart 1912’de Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ana omurgaya, 29 Mayıs 1912’de ise Osmanlı ordusunun olası bir savaş durumunda Anadolu’dan bölgeye asker sevk etmesini engelleyecek olan Yunanistan dahil oldu. Son olarak Karadağ’ın da Eylül ayında masaya oturmasıyla beraber Balkan İttifakı resmen tamamlanmış oldu.

Osmanlı İmparatorluğu ise sınırlarında işlemekte bu mekanizmayı, içerideki siyasi kavgalar ve orduya sızan mektepli-alaylı çekişmeleri yüzünden son ana kadar fark edemeyecekti. Sofya ve Belgrad’daki askerî ataşelerden gelen “Balkanlar silahlanıyor” raporları, İstanbul’daki Hariciye Nezareti tarafından asılsız istihbarat olarak nitelendirilerek göz ardı edildi. Rusya ve Batılı devletlerin sahte diplomatik güvencelerine aldanan Hürriyet ve İtilaf Fırkası Hükümeti, savaşın eşiğindeki Rumeli’de konuşlu olan 70 binden fazla askeri terhis etti. Harekete geçmek için sadece doğru anı bekleyen ittifak, Bu gelişmenin ardından 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Kuzey Arnavutluk üzerinden taarruza geçmesinin ardından hareket fazına geçti.

Beş Asırlık Dönemin Sonu: I. Balkan Savaşı

Karadağ’ın ardından 17-18 Ekim 1912’de Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın katılımıyla savaş geniş bir alana yayıldı. Osmanlı ordusu, ani harekâtlarla birbirinden kopan Doğu ve Batı cephelerinde sıkıştı. Kaynakların ve iletişimin yetersizliği, savunmayı kısıtlayan en büyük yapısal sorundu. Ancak savunma direncini asıl kıran etken, subaylar arasındaki “mektepli-alaylı” ayrışması oldu. Bu durum, cephede ortak bir savunma planının uygulanmasını imkânsız hâle getirdi.

Bu koordinasyonsuzluğun yıkıcı etkileri ilk olarak Doğu Cephesi’nde görülecekti. 22-24 Ekim 1912 tarihlerindeki Kırklareli Muharebesi’nde, Bulgar ordusunun ani taarruzuyla savunma hatları çöken Osmanlı Doğu Ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Hemen ardından en geniş ölçekli çarpışma olan Lüleburgaz Muharebesi (28 Ekim-2 Kasım 1912) patlak verdi. Cephe hattındaki birlikler, gıda ve cephane imkânsızlıkları nedeniyle savunmayı sürdüremeyerek Çatalca önlerine kadar gerilemek zorunda kalırken, stratejik öneme sahip Edirne tamamen kuşatıldı.

Batı Cephesi’nde de benzer bir çözülme yaşandı. Sırp ordusu, 23-24 Ekim 1912’deki Kumanova Muharebesi’nde Ferik Zeki Paşa komutasındaki Vardar Ordusu’nu yenilgiye uğrattı. İrtibatın kopmasının ardından Sırplar Üsküp ve Manastır’ı ele geçirdi. Batı Cephesi’ndeki en büyük kırılma ise Selanik’te oldu.

Bölgenin sosyo-ekonomik merkezi Selanik, 8-9 Kasım 1912 gecesi Mirliva Tahsin Paşa tarafından, sokak çatışmalarında sivil nüfusun tamamen katledileceği gerekçesiyle, 26 bin askeri ve tüm mühimmatıyla birlikte direniş gösterilmeden Yunan Veliaht Prensi Konstantin’e teslim edildi.

Osmanlı anakarasıyla bağların kopması üzerine Kuzey Arnavutluk’taki Arnavutlar ise 28 Kasım 1912’de Avlonya’da bağımsızlık ilan etti. Bu süreçteki kayda değer operasyonel başarılardan biri ise 17-18 Kasım 1912 tarihlerindeki I. Çatalca Muharebesi’nde Bulgarların ağır bir bozguna uğratılması oldu. Savaşın geride bıraktığı asıl kalıcı bilanço, Müslüman-Türk nüfusa yönelik yapılan sistematik tasfiye ve kitlesel katliamlardı. Savaş sürecinde yüz binlerce sivil hayatını kaybederken, güvenlik ortamının çökmesiyle 440 bin ile 600 bin arasında değişen Müslüman-Türk nüfus, ağır kış şartlarında Anadolu’ya göçe zorlandı.

Osmanlı Hükûmeti, ordudaki salgın hastalıklar nedeniyle müttefiklerle 3 Aralık 1912’de ateşkes imzaladı ve kalıcı barışın sağlanması için Londra’da toplandı. Barış görüşmeleri sürerken İstanbul’da, hükûmetin Edirne’yi Bulgaristan’a bırakacağı duyumları üzerine 23 Ocak 1913’te Enver Bey liderliğindeki İttihatçılar, Bâb-ı Âli Baskını’nı gerçekleştirerek yönetime el koydu. Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın hayatını kaybettiği bu darbe sonrası Kâmil Paşa Hükûmeti düşürüldü. Yeni yönetim savaşı yeniden başlatsa da cephedeki imkânsızlıkları aşamadı. Aylarca kuşatma altında destansı bir direniş sergileyen Gazi Şükrü Paşa komutasındaki Edirne, 26 Mart 1913’te mühimmatın tükenmesiyle teslim oldu.

Nitekim 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın imzalanmasıyla I. Balkan Savaşı resmen sona erdi. Bu antlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu, Arnavutluk hariç olmak üzere, Enez-Midye hattının batısında kalan Avrupa topraklarını Balkan müttefiklerine bıraktı. Rusya’nın yarım asır önce Pan-Slavizm’le attığı tohumlar, Balkan İttifakı’nın namlularında karşılık bulmuş; asırlık anavatan Rumeli, ardında yüz binlerce kayıp bırakarak imparatorluğun haritasından silinmişti.

Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında Prof. Dr. Kemal Karpat’ın Osmanlı Nüfusu (1830-1914): Demografik ve Sosyal Özellikleri eseri ile dönemin askeri sevk ve idare kayıtlarını içeren Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı’nın Balkan Harbi Serisi, ve 1914 tarihli Carnegie Vakfı Balkan Savaşları Raporu esas alınmıştır.

Read Previous

Split’te MED9 Liderler Zirvesi düzenlendi