Tarihler 25 Eylül 1396’yı gösterdiğinde, Tuna Nehri kıyısındaki Niğbolu, iki büyük gücün kanlı bir hesaplaşmasına sahne olacaktı. Papalığın yaptığı çağrının ardından Haçlı ordusu, Osmanlı’nın dur durmak bilmeyen akınlarının önünü kesmek ve Yıldırım Bayezid’in düşürmek üzere olduğu Antik Roma İmparatorluğu’nun mirası Konstantinapol’ü kurtarmak amacıyla Niğbolu önlerine dayanmıştı. Ancak Avrupa’nın mutlak zafer kibriyle giriştiği harekât, bozguna dönüşerek Osmanlı’ya Avrupa kapılarını bir daha kapanmamak üzere araladı.
Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL
Haçlı ittifakını bozguna uğratarak Balkanlar’daki asırlık Türk varlığını mühürleyen Niğbolu Zaferi, Yıldırım Bayezid’e Abbasi Halifesi tarafından verilen “Sultan-ı İklim-i Rum” unvanıyla Osmanlı’yı İslam coğrafyasının da meşru liderliğine taşımıştır.
Papalık makamı, elindeki politik gücü kullanarak 1096 yılından itibaren 13. yüzyılın sonuna kadar çeşitli sebeplerle düzenlediği Haçlı seferleriyle Orta Doğu bölgesindeki kaybedilmiş kutsal toprakları geri almayı hem de Hristiyan dünyası üzerindeki otoritesini pekiştirmeyi amaçlamıştır. Akınlar, düzenlendiği dönemde tarihin akışını değiştirmiş ve sonraki dönemlerde yaşanacak önemli tarihî kırılmalara zemin hazırlamıştır.
200 yıllık süreç içerisinde düzenlenen 9 akın içerisinde, Clermont Konsili’nde belirlenen hedeflere sadık kalarak tam anlamıyla kesin zafere ulaşabilen tek sefer I. Haçlı Seferi olabilmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı düzenlenen bu sefer 3 yıl sürmüş; başkent İznik’in Haziran 1097’de düşmesinin ardından yaşanan otorite boşluğundan yararlanarak Antakya üzerinden güneye doğru ilerleyen Haçlı ordularının, Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirmesiyle son bulmuştur.
İlk başarıdan sonra düzenlenen diğer seferler ise büyük oranda başarısızlık ve ağır kayıplarla sonuçlanmıştır. Nitekim 1202-1204 yılları arasında Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinapol’e düzenlenen IV. Haçlı Seferi, hedefinden tamamen sapan ve Hristiyan dünyasındaki Katolik-Ortodoks mezhepleri arasındaki kutuplaşmayı arşa çıkararak Hristiyan dünyasındaki din birliği hedefini tamamen ortadan kaldırmıştır.
Asıl hedefi Kudüs’ü Müslümanların elinden geri almak olan ordu, Venedik Cumhuriyeti’nin yönlendirmeleri ile rotasından saparak Konstantinapol’e girmiş ve dünya üzerinde eşi benzeri görülmeyecek şekilde şehri yağmalamıştır. Bu büyük yıkımın ardından Bizans İmparatorluğu’nu geçici olarak ortadan kaldıran istilacılar, yarım asırdan fazla sürecek olan Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.
Ortodoks dünyasında derin bir yara açan bu Haçlı Seferi, asırlar sonra İstanbul’un fethi esnasında söylenen “Katolik külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim.” cümlesi, akın boyunca yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir.
IV. Sefer’in yarattığı bu büyük inanç ve amaç kırılmasının ardından, sonraki süreçte düzenlenen V, VI, VII, VIII ve IX. seferler de Doğu’daki Müslüman devletlerin, özellikle de Memlüklerin sarsılmaz direnişi karşısında ağır kayıplarla sonuçlanmıştır. Nitekim 1291 yılında Haçlıların bölgedeki son kalesi olan Akka’nın düşmesiyle Orta Doğu’daki Haçlı varlığı tamamen sona ermiş ve bu tarihten sonra kutsal toprakları geri alma gayesiyle Doğu’ya büyük çaplı bir akın düzenlenmemiştir.
Panikten Doğan İttifak: Niğbolu Haçlı Seferi
1389 yılında I. Kosova Savaşı’nın ardından Sırbistan’ın ve 1393 yılında Bulgaristan’ın da Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girmesinin ardından sıranın Macaristan Krallığı’na geldiğini anlayan Kral Sigismund, 1394 yılından itibaren tüm Avrupa’nın Haçlı ruhu altında birleşmesi gerektiğini, aksi takdirde Osmanlı İmparatorluğu durdurulmazsa Avrupa’nın içlerine kadar ulaşacağını haykırarak kıtada bulunan tüm devletlere elçiler gönderdi. Macar elçilerin taşıdığı bu varoluşsal korku karşısında Papa IX. Bonifatius, 3 Haziran 1394 tarihinde yayımladığı bildiriyle tarihin son büyük Haçlı Seferi’ni ilan etti.
Bu Haçlı Seferi, Clermont Konsili’nde belirlenen kutsal toprakları geri alma emelinden tamamen koparak bir hayatta kalma mücadelesi kimliği kazanmıştır. Osmanlı’nın Balkanlardaki durdurulamaz ilerleyişi, Hristiyan dünyasının saldırgan Haçlı ruhunu kırarak onu tamamen savunma amaçlı bir korku ittifakına mecbur kılmıştır.
Papalık Makamı’nın bu çağrısı, Avrupa genelinde büyük yankı uyandırdı. Çağrının ardından Avrupa kıtası genelinde büyük bir askerî hareketlilik kayda geçti. 1396 yılının baharında hazırlıkların tamamlanmasının ardından Nisan 1396’da Batı Avrupa kuvvetlerinin ana damarını oluşturan Fransız ve Burgonyalı şövalyeler, Korkusuz Jean (Jean de Nevers) komutasında Dijon şehrinden ayrılarak Macar kuvvetleriyle birleşmek üzere seferin başlangıç noktası olan Budin’e doğru yola çıktı.
Mayıs-Haziran 1396’da Batı kuvvetlerinin Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarından geçişi esnasında Almanya, Bavyera ve Avusturya bölgelerinden gelen yüzlerce şövalye ve ağır süvari birliği de Korkusuz Jean’ın komutası altındaki orduya katıldı. Ordu nihayet Temmuz 1396’da Buda’ya yetişerek Kral Sigismund komutasındaki ordu grubuyla birleşti. İlerleyen günlerde Hırvat, Bulgar ve Ulah birliklerinin de Buda’ya yetişmesinin ardından Haçlı ordusunun mevcudu yaklaşık olarak 130.000’e ulaştı.
Ağustos 1396’da Budin’den tam mevcudiyetle harekete geçen Haçlı ordusu, Tuna Nehri hattı boyunca ilerleyerek hat üzerinde bulunan Vidin ve Rahova gibi savunmasız Osmanlı şehirlerini yağmalayarak ve şehirdeki sivilleri boğazlayarak yoluna devam etti. Eylül 1396’da Niğbolu önlerine kadar ulaşan Haçlı ordusu, Eflak Prensi komutasındaki ordu ile birleşerek Niğbolu Kalesi’ni kuşatma altına aldı. Kalenin komutanı Doğan Bey, nitelik ve nicelik bakımından katlarca üstün olan ordunun baskılarına göğüs gererek teslim olmadı. Padişahtan gelecek yardımın yola çıktığını ve kale düşmeden bölgeye yetişeceğini düşünüyordu.
Şövalyelerin Kibri ve Hazin Sonu: Yıldırım’ın Dehası ve Turan Taktiği
Yaklaşık 130.000 kişilik Haçlı ordusunun Tuna Nehri hattınca ilerleyerek şehirleri yağmaladığını ve Niğbolu Kalesi’ni kuşattığını haber alan Yıldırım Bayezid, İstanbul kuşatmasını süratle kaldırarak adeta bir yıldırım gibi Niğbolu’ya doğru harekete geçmiştir. Bu sırada Anadolu Beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa da padişahın emriyle askerlerini büyük bir hızla toplamış, Boğazları geçerek Edirne’de ana Osmanlı ordusuyla birleşmiştir.
Osmanlı ordusu, Haçlıların ruhu bile duymadan, hiçbir keşif birliğine yakalanmadan muazzam bir süratle Niğbolu önlerine ulaşmıştır. 24 Eylül 1396’da kaleye 10 kilometre kala bir mevzide Osmanlı ordugâhının kurulmasının ardından gece saatlerinde Yıldırım Bayezid, keşif birliklerinden gelecek haberi beklemeksizin atına atlayarak gölge gibi kalenin surlarına kadar sızmayı başarmıştır. Haçlı nöbetçilerinin dikkatsizliğinden yararlanan Sultan, gecenin karanlığında kale duvarlarının altına kadar yaklaşmış ve surlardaki kale komutanı Doğan Bey’e şöyle seslenmiştir:
‘Bre Doğan! Devletim arkandadır, kaleyi sakın teslim etme!’
Osmanlı ordusunu hâlâ yüzlerce kilometre uzakta, İstanbul surları önünde zanneden ve kale önünde rahatça zafer kutlamaları yapan Haçlılar, bu sesle birlikte Osmanlı ordusunun bölgeye çoktan intikal ettiğini dehşetle fark etmişlerdir. Avrupalı şövalyelerin rehaveti bir anda yerini büyük bir şaşkınlığa ve telaşa bırakırken, Osmanlı ordusunun bu efsanevi intikal hızı Kral Sigismund’un tüm planlarını altüst etmiştir.
Gecenin büyük şokunun ardından gün aydınlandığında, Macar Kralı Sigismund, Osmanlı ordusunun gücünü tartmak amacıyla temkinli bir savunma planı önermiş, ilk önce süvarilerin önden gönderilerek keşif yapılmasını istemiştir. Ancak zafer sarhoşluğu ve şan arzusuyla kör olmuş Fransız şövalyeleri, Macar kralının bu dengeli savaş stratejisini “Biz en önde savaşırız.” diyerek hiçe saymıştı.
Savaş borularının çalmasıyla birlikte Fransız zırhlı süvarileri, savaş meydanına doğru fütursuzca taarruza kalkmış. O sırada Turan taktiğini devreye sokan Yıldırım Bayezid ise düşmanı tuzağa çekmesi için ön saflara hafif piyade birliği olan Azapları konuşlandırmıştı. Azapları ardına alan tepenin arka tarafına ise binlerce sivri kazık döşetmişti. Azapları mağlup ettiğini zanneden süvariler ise tepenin ardına doğru çekilen piyadeleri kovalamaya başlamıştı.
Oysa bu geri çekiliş, Osmanlı ordusu için mağlubiyet değil, aksine planlı bir ricattı. Haçlı ordusu, tepenin ardına geçen Fransız süvarilerin peşinden muharebe meydanına doğru akın etti. Ordunun tepeyi aştığında karşılaştığı manzara ise süvari alayının kazıklar arasında bozguna uğramış hâli ve onları yeniçeri kıtalarıyla bekleyen Yıldırım Bayezid’ti.
Fransız ağır süvarilerinin karşılaştığı manzara karşısında neye uğradığını şaşırıp geri çekileceği anda, Osmanlı ordusunun sol kanadında yer alan Anadolu Beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa ve Şehzade Mustafa Çelebi komutasındaki tımarlı sipahiler kusursuz bir manevra ile Fransızların arkasından sarkarak onları ablukaya aldı. Kapanın içine sıkışan Fransız şövalyeleri birkaç saat içerisinde tamamen bozguna uğratıldı.
Fransızların düştüğü bu durumu gören ve onları kurtarmak için desteğe koşan Kral Sigismund komutasındaki Alman ve Macar ana ordu grubu ise, Yıldırım Bayezid’in savaş alanına sürdüğü elit ihtiyat kuvvetleri ve Sırp süvarilerinin karşı taarruzuyla darmadağın oldu. Panik içinde kaçmaya çalışan binlerce Haçlı askeri, Tuna Nehri’nin azgın sularında boğuldu.
Kral Sigismund canını nehirdeki bir Venedik gemisine atarak zor kurtarırken, Korkusuz Jean dahil Avrupa aristokrasisinin elit asilzadeleri Osmanlı’ya esir düştü. Bu muazzam zafer, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyetini sarsılmaz biçimde perçinlerken, Orta Çağ’ın Haçlı ruhuna hazin ve geri dönülemez bir son hazırlamıştır.
Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında hazırlanmasında; erken dönem Osmanlı tarih yazıcılığının en önemli metinlerinden biri olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseri başta olmak üzere, dönemin Osmanlı ve Batı kroniklerindeki askerî intikal kayıtları esas alınmıştır.





















