Zamanımızın bir getirisi olan hız bizden ve yaşadığımız mekândan birçok şey götürüyor. Hız kısa vadede nefisleri okşasa da uzun menzilli seyrinde ruhun yorulmasına sebep oluyor. Çevresini bu denli etkileyen hız insanın yaşadığı mekânın da alabildiğine dönüşmesini tetikliyor. Bu hızdan nasibini alan İstanbul bedenini saran her türlü lüzumsuzluğu ve ağırlığı üzerinden atacağı günü bekliyor. Semalarında sonsuzluğa açılan birer pencere mesabesinde olan ezanları ise nadir bulunan tesellilerinden. Günde beş vakit ufuklarını saran ezan sesleri tüm bu ağırlığın altında günden güne ezilmekte olan medeniyetler şehri İstanbul’un aldığı birer nefes; keza baş döndürücü bu hızın hengâmesinde çağa meydan okuyan nidaları aynı zamanda. Bununla birlikte burada ezan, feleğin büyük sillesini yemiş manevi hayatın haykırışı aslında; tıpkı malum kurtuluşun pusulası olduğu gibi.

Manevi değerlerimizin bir kısmına olduğu gibi ezana da duyarsız mı olduk acaba? Ya da kulak alışkanlığı mı oldu artık bizim için? Oysa ne müthiş bir olay! İlahi daveti müjdelerken kalplere, İstanbul’un her köşesine sinmiş o eşsiz çağrının benzersiz notalarını ve nice beldelerin toprağıyla karılmış ecdadın edep ruhunu taşır gönüllere. Ve nihayet asr-ı saadetten Peygamber (s.a.v) kokusu getirir her seferinde. Sabâ makamında okunan Sabah ezanı, Uşşak ile Öğlen, Hicaz ile İkindi, Segâh ile Akşam ve Rast makamıyla okunan Yatsı ezanları bir millete mal olmuş en ulvi değerlerdir. Ancak, ezan duyarsızlığımız (varsa) biraz da bu makamların gözetilmediğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Ezan hassasiyeti olan herkes bunu kendine sorar şüphesiz. Buna rağmen hep okunmalı ezan. Hangi makam, hangi ses olursa olsun, okunmalı; dokunmalı yorulmuş gönüllere, ulu Sahib’i hatırlatmalı her canlıya; o vakit kendiliğinden güzelleşir her ezan ki zaten güzeldir her ezan; nafile denilmemiş adına Ezan-ı Muhammedî. Yine de her halükârda bu makamlar yabana atılmamalı, zira asırlarca gönlümüz mûsikisine işlenmiş bu tınılar; biz onlarla var olduk, onlarla var olacağız. Kaldı ki İstanbul’u İstanbul yapan bu makamlarla okunan ezanlardır nitekim.

İstanbul’un diğer bir manası da, “Ezanları güzel olan Peygamber müjdesi kutlu belde”dir. Meselâ, Üsküdar’da Mihrimâh Sultan ve Yeni Vâlide Camii müezzinlerinin ikindi vaktinde karşılıklı okudukları çift ezanların içine dolduğu demler paha biçilmez. Hele Sultanahmet ve Ayasofya-i Kebîr Camii’lerinin minarelerinden fasılalarla okunan ezanların nidalarıyla iki cami arasındaki meydanın üzerinde oluşan manevi kubbenin altında nefes almak, belki de bir nasip işidir. Bu sularda günlük işlerle meşgul olmak yerine, uzak ama bir nefes kadar yakın o malûm dünyadan gelen esintilerin künhüne varmayı denemek daha isabetli olabilir.

Ezanı söz konusu makamlar eşliğinde hoparlör olmadan (belki sadece sabah ezanlarını) müezzinin minareye çıkıp okuduğunu varsayalım. Nasıl bir lâtif ses dalgası yayılırdı acaba İstanbul ufuklarına? Nasıl bir seher çeşnisi olurdu kim bilir? Usulca gelen fakat içinde bin bir çeşit ulu duyguyu barındıran eski bir mektup gibi: Sade ve derin.

İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in sözleri buna biraz da olsa ışık tutuyor. Bir İstanbul sevdalısı olan seyyah, iyisi kötüsü her yönüyle işlemiş İstanbul’u. Zaman zaman öyle tasvirleri var ki, “bunu bir Hıristiyan yazmış olamaz” der insan. Meselâ, arkadaşı Yunk ile Kasımpaşa’dan Piyalepaşa’ya geçtiklerinde, yıl 1874, bir öğle vaktine denk gelirler. Ezan okunacak. Piyâlepaşa Camii yamacında anlattıkları şöyle:

“…Vakit doldu ortalıkta kimse görünmedi.

-Gelmeyecek, dedim.

-İşte! dedi Yunk.

Müezzin görünmüştü. Şerefenin duvarı, uzaktan şöyle böyle gördüğümüz çehresi hariç, bütünüyle görmemize mani oluyordu. Birkaç saniye hareketsiz durdu, sonra kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak ve başını semaya doğru kaldırarak, ağır, titrek, tiz bir sesle ve usullu, hazin bir sadayla, aynı anda, Afrika, Asya ve Avrupa’nın bütün minarelerinde akseden mukaddes sözleri haykırdı: “Allah ekberdir! Allah birdir! Muhammed Allah’ın Peygamberidir! Haydin namaza! Haydin salaha! Allah ekberdir! Allah birdir!” Sonra şerefede yarım bir dönüş yaparak, kuzeye, doğuya, batıya aynı sözleri tekrarladı ve gözden kayboldu. Aynı anda, kulağımıza uzaklardan, başka bir sesin belli belirsiz, zayıf, son sadaları geliyordu: imdat isteyen birinin inlemesi gibiydi bu. Nihayet sesler kesildi ve sanki bu iki ses sadece bizi duaya çağırmış ve sanki bu iki hayalet kaybolunca, vadide Allah’ın iki garibi olarak yapayalnız kalmışız gibi tuhaf bir hüzün içinde bir an sessiz kaldık. Hiçbir çan sesi ruhuma bu kadar derinden tesir etmemiştir; ancak bugün, müminleri namaza davet etmek için, Hz. Muhammed’in niçin insan sesini Yahudi borusuna ve eski Hıristiyan cırcırına tercih ettiğini anladım. Peygamber, seçimini yaparken uzun müddet tereddüt etmişti, Şark az daha bugünkünden tamamen farklı bir görünüşe girecekti; zira Muhammed, sonradan çan şekline giren cırcırı tercih etseydi, minare elbette böyle olmayacak ve şark şehrinin, şark manzarasının en değişik, en zarif çizgilerinden biri olmayacaktı.” (Amicis, İstanbul 1874, s. 74-75).

İnanması güç fakat bu sözleri yazan bir Hıristiyan. Olduğu gibi anlattığı İstanbul’un o yıllardaki tabii güzelliğini görmek, yaşamak ve hissetmek her İstanbul sevdalısının hayali. Ezan ve asırlar ötesinden gelen minare kültürü ile ilgili böylesi bir tasvir ise her babayiğidin harcı değil. Sağlam bir yürek, güçlü bir tutku, zengin bir hayal gücü ve kudretli bir kalem birleşince bu tasvirin dökülüvermesi kaçınılmazdı.

Ezan söz konusu olunca hassas olan o dengeyi iyi korumalı. Bazı yerlerde hoparlör sesinin sonuna kadar açılması, bir bent ile durdurulmuş akarsuyun bendi yıkıp çağlamasına benzer. Zira tarih boyunca İslam’a yapılmış saldırıların ilk hedefi genellikle ezanlar olmuştur. Ümmetin istiklâl ve istikbâli ile özdeşleşmiş olan bu ses, her fırsatta bastırılmaya çalışılmıştır. Yıkılan bu bentlerin karşısında ezanın çağlamasını anlamalıyız. Ne var ki, insan kulağının aldığı sesler belli bir desibelin üzerine çıktığı takdirde, önce kulağın sonra tabii olarak ruhun huzursuz olmasına vesile olur. İlahi seferin incelikleriyle hemhal olmaya gelmiş ruhun bu hal karşısındaki tedirginliğini de anlamalıyız. Bu sebeple ezan sesi öyle bir ayarlanmalı ki; ne diğer seslerin arasında kaybolsun, ne de kulakları delecek derecede olsun. Sessizliğimizin sesi, istikbâlimizin nefesi olsun. Hızlanan dünyamızın dengesi, İstanbul’umuzun gözdesi olsun.

Ezanın bir İstanbul rengi olsaydı şüphesiz bunu Türk mûsikisi makamları tayin ederdi. Zira Boğaz’ın turkuazı, Eyüb’ün yeşili, Üsküdar’ın beyazı, Sultanahmet’in mavisi, Haliç’in grisi, Ayasofya’nın turuncusu ve Süleymaniye’nin gümüşi silueti İstanbul’un ezanlarıyla iç içedir. Bu renkler İstanbul’un her köşesine yansıdığı kadar yüzyıllardır burada okunan ezanların da her bir nidasına serpilmiştir. Nasıl ki bu şehirde günlük yaşam ile iç içe olan her bir seste bir İstanbulluluk varsa, her yeni günde okunan her ezan usulca ve severek İstanbul’un rengine bürünür ve sonsuzluğa doğru yola çıkıverir. Ezan ilk okunduğu andan itibaren her beldeyi dolaşmış ve her muhitte ses ve makam olarak biraz daha tekâmül etmiş ve nihayet İstanbul’da en yüksek bedii mertebesine ulaşmıştır.

İstanbul’da zaman yüksek bir dağdan dökülen akarsuya benzer. Çarptığı her yerde yankılandığı akisler ürpertici seslerin oluşmasına sebep oluyor. Bu sesler bir zaman sonra tedirginliği beraberinde getiriyor. Zamanın bu hızıyla insanın sebep olduğu gürültü birleşince içinden çıkılmaz meçhul ve karanlık bir uğultu yükseliyor. Nihayetinde koskocaman bir şehir, olacak o kadar denilebilir. Ancak bugün etrafı saran her türlü ses kirliliği kulaklarımızı olduğu kadar kalp ve gönüllerimizi de etkilemekte, ruhumuzu daraltmakta. Bunun için ezan tam da bir kurtuluştur İstanbul’da: zamanı durduran, akarsuyu sakinleştiren, uğultuları bastıran, kalpleri dinlendiren, gönülleri ve ruhları ferahlatan ve nihayet günde beş defa bizi bize hatırlatan paroladır İstanbul ezanları. Bunca güzelliğin bir ezanla aynı anda yaşandığı mekân olan İstanbul’un adı ezanistanbul olmasın mı? Ezanistanbul’da ezanı en güzel tarif eden şair ne güzel demiş:

Sanki bâd-ı sabâdır ruhları mesh ederek

“Allah’a aitsiniz buyurun secdeye” der

“Dünya ile her türlü ilgiyi fesh ederek

Gökkubbenin altında toplanın mahşer mahşer”.

Ekrem Kaftan (Kâfî)

Önceki Haber

Sofya’daki hastaneden taburcu olan iki yaralı Üsküp’e vardı

Sonraki Haber

Türkiye’nin ambulans uçakları, şifa bekleyen 154 hasta için 53 ülkeye uçtu