(Avrupa’nın küçük bir köşesinde yer alan, K.Makedonya adındaki bu ülkede ramazan geleneğini hep birlikte hatırlamış olalım.)

“Orada bir köy var uzakta o köy bizim köyümüzdür” türküsünü bilmeyen, bilip te duygulanmayan çok az insan olsa gerek. Türkünün içinde barındırdığı hüzünlü mananın mısralara boncuk gibi dizilmesi ve ruhlarımıza türkü diye terennüm edilişi içimizi bir yorgan gibi ısıtır adeta. Bu türküde anlatılan köy benzer içinde yaşam sürdürdüğümüz diyar. Öyle bir diyar ki, kestane ağaçlarıyla süslü dağlarından seyre duruldu mu, mavi gökyüzünün, yeşil ovalarla kesiştiği ince çizgiyi süsleyen güneşin altın rengi devâ olur tüm hasta gönüllere…

İşte bu diyarda yaşam sürmeye çalışan Esma ninelerin, ebed-i âleme intikal etmeleri ardından “ramazan” adı altında torunlarına gelenek diye bıraktığı mirasın devamı bugün kendini hala göstermekte…

Yıllar ayları, aylar günleri kovalarken ramazan kapımızı çalmış olurdu. Ramazan’ın bir gün evvelinde mahalledeki kız çocuklarının ellerine süpürge ile bir kova dolusu su tutuşturulur, mahalleyi pırıl pırıl yapılması istenirdi. Büyüklerin bu isteğine itiraz etmeyen kız çocukları, suyun içine has bahçelerden kopardıkları karanfil, sardunya, gül, papatyaları ekleyerek durumu eğlenceli hale getiririlerdi. Maniler eşliğinde baştan aşağıya temizlenen bu mahalle, buram buram çiçek kokar, içinde eğlence eksik olmazdı. Aynı günün akşamında okunan salalarla ve Cami minarelerine “hoş geldin ramazan” yazısı asılınca mübareğin gelişi tescillenmiş olurdu.

Bizim için oruç ayının okul günlerine denk gelmesi bir şey ifade etmezdi. Çünkü çocukların oruç heyecanı sınıflarda, koridorlarda, öğretmenler odasında bile kendini gösterirdi. Hatta ilk dersin sabahında öğretmen sınıfa girer girmez, öğrenciler öğretmenlerinin elini öperek ramazan gelişini tebrik ederdelerdi. Öğretmenler; “var olun, kocaman olun” dilekleri ile mukâbelede bulunurlardı. Derslerin bitmesini bir an evvel isteyen çocuklar, okul sonrası biraz dinlenir ya da doğrudan soluğu mahallede alırlardı. Hemen her saat başı eve gidip “anne akşama ne kadar kaldı” sualleri annelerimizi bunaltmış olsa da, bizler için tatlı sabırsızlıklardı bunlar. Mahallenin bir ucundan diğer bir ucuna koşup farklı oyun türleriyle zaman tüketmeye çalışılır, akşama yakın Talat amcanın bakkalı önünde herkes toplanır, davulcunun gelmesi beklenirdi. Tatlı mı tatlı, şirin mi şirin bu köyde hem iftarda hem de sahurda davulcu gelirdi. Bir yandan pide sırasına girmiş amcamlar, diğer yandan “acaba, davulcu davulunu çalmam için beni seçecek mi” heyecanı içinde pür dikkat bekleyen koca yürekli çocukların sevinç çığlıkları mahalleyi gülistana çevirmeye yeterdi.

Aynı anda Cami minarelerinden semaya yükselen “Allah-u Ekber” sesleriyle birlikte tüm ahali sofranın başına geçerek dualarla eşliğinde oruçlar açılmış olurdu. İftar sofraları demişken, bizim buralarda iftar sofralarının olmazsa olmazı “paça” yemeğimiz her akşam sofrada baş yerini alır, fırından yeni çıkmış “kyai” poğaçalarından çıkan sıcak duman midelere inmeden kokusuyla doyurur, yemeğin sonunda “panduşman” ve ya “tulumba” tatlısına eşlik eden “vişna” hoşafı oldu mu tam bir şölen havası yaşanır…

Yemeğini hızlıca yiyen çocuklar, teravihe gitmek için hemen hazırlık yapar, mahallede herkes toplanır, el ele koyulup Cami yolunu tutarlardı. Kız çocuklarının giydikleri beyaz gömlek ve üstüne taktıkları ucu el oyası işlemeli ipek başörtüleri içinde gecenin kandilleri gibi parlarlardı.

Kandil demişken, yılın müstesna gecelerinden biri olarak bilinen ve bu mübarek ayın içinde yerini almış olan kadir gecesinin, Ramazanın son 10 gününde aranması tavsiyesinden çocuklarda nasibini almış olurlardı. Böylece mübarek bir gecenin yönetimi çocuğa verilmesi, çocuklar için paha biçilemez bir hediye olmuştur hep… Bu gece hürmetine tertiplenen programlarda vazife alan Ahmetler, Mehmetler günler öncesinden hazırlık yapar, mahallede gördükleri herkese prova niyetine kendilerini dinletmeyi başarırlardı. O gün gelip çattığında, çocuklar nazara uğrar endişesiyle büyükler tarafından okunup üflenir öylece Cami’ye gönderilirdi. Program başlar ve sırasıyla çocuklar ezberledikleri sûreleri okumaya girişirlerdi. Çocukların heyecanı yüzlerinden okunur, biraz daha ayakta dursalar kalp atışları mikrofondan duyulacak gibi olurdu. Okuma esnasında heyecandan “unuttum” diyen muhakkak biri çıkar, diğer çocukların kıkırdayarak gülüşmeleri Cami’de ayrı bir havanın esmesine sebep olurdu.

Ve nihayet Bayramlar… Ah o bayramlar… Ramazan bekleyişimiz gibi bayram bekleyişimiz de hep bir heyecan içinde gelmiş olurdu.

Tüm İslâm âleminde olduğu gibi bir gün öncesi hazırlıklar tamamlanır, Ayşelerin, Fatmaların rüyalarını süsleyen bayramlıklar başucunda sabaha kadar beklemiş olurdu. Akşam oldu mu anneler çocuklarını banyoya sokar ve ardından kız çocuklarının saçları örülür, ellerine de kınalar yakılırdı. Balkanlarda kına mevzubahis olduğunda, sadece askeri, kurbanı ve düğünleri hatırlatmaz insana. Bunun yanı sıra bayram günlerinde elleri kırmızı boyayla süslenmiş kız çocukları gelir akıllara.

Sabahın ilk ışıklarının günü aydınlatmaya başlaması, tüm hanelerin hareketlenmesine sebep olurdu. Çocuklar kaldırılır, erkek çocukları babalarıyla bayram namazına giderken, kız çocukları bir gün öncesi sürdükleri kınalı ellerini yıkar ve ortaya çıkan güzel desenli manzarayı göstermek için can atarlardı.

Babalar, namaz çıkışı mahallenin başında bekleyen kız çocuklarını da peşine takarak mezarlığın yolun tutar ve kabir ziyaretlerinde bulunulurdu. Çocukların tatlı çekişmeleri mezarlıkta bile kendini gösterirdi. Uzun dizlerine kadar siyah mantosun giymiş, kırımızı kravatını düzeltip duran, uzamış sakalları arasından saklanmış tebessüm ile Salih Amca, çocuklardan birini parmağıyla seçer ve dua okumasını isterdi. Yüksek sesli okunan yasin sûresi, etrafta bizi dinleyen amcaların âminleriyle son bulur ve herkes “bayram kuşluğu” yemek için evinin yolunu tutardı. Boydan boya kurulmuş sofralar… Sofları süsleyen “büryan, maya ve bayram sofralarının güzide tatlısı konak”… Konak tatlısı biter korkusuyla, annelerinden gizli bir yerlerde tatlıları saklamak için kuzenler arasında yapılan planlar, bugün yüzlerimizi güldürmeye devam ediyor…

Yemek sonrası yaşa göre sıraya girilir ve bayramlaşma başlardı. Bir de hatıra fotoğrafları… Gelenek icabı gün boyu erkekleler arasında bayramlaşma gerçekleşir, akşam oldu mu kadınların bayramlaşması başlamış olurdu. Bir de adalet yerini bulsun diye, tüm bayram harçlıkları toplanıp, Salih Amca tarafından eşit miktarda kuzenler arası paylaştırılırdı. Bu davranış o gün çocuklar nezdinde pek memnuniyetle karşılanmış olmasa da, bugünden o günlere baktığımızda doğru bir fiilin hayatımızda “değer” olarak yerini almış olduğunu görüyoruz.

“Ah o eski ramazanlar”…“Nerede o eski bayramlar”… Ahları çekmek yerine, özlem duyulan günlerin yaşanması senin elinde ey Âdem! Nitekim eski ramazanlar hala içimizde bir yerlerde.  Kendini yosuna kurban etmeden önce davranmalı, deniz üstü çıkarılıp bir inci gibi sunulmalı âleme… Belki o zaman kıvanç doğar tüm kıtalara ve belki medeniyet doğar yeniden ve ardı arkası kesilmemiş olur dâima…

 

 

Meryem MURAT

 

Önceki Haber

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile NATO Genel Sekreteri Stoltenberg telefonda görüştü

Sonraki Haber

Türkiye’de 12 Haziran’dan itibaren avlularda ibadet edilmeye başlanacak

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

twelve − 12 =