Mustafa Krupalija, TRT Balkan’da yayımlanan analiz yazısında, Bosna Hersek’te Milorad Dodik’in son dönemde İsrail ile geliştirdiği ilişkileri ve Tel Aviv’in Balkanlar başta olmak üzere farklı bölgelerde izlediği dış politika yaklaşımını değerlendirdi.
Krupalija, 2025 yazında Bosna Hersek Mahkemesinin Dodik hakkındaki kararının kesinleşmesi ve Bosna Hersek Merkez Seçim Komisyonunun (CIK) Sırp Cumhuriyeti (RS) Cumhurbaşkanlığı görevini sona erdirmesinin ardından Dodik’in siyasi mücadelesinin ağırlık merkezinin giderek ülke dışına kaydığını belirtti.
Dodik’in SNSD başkanlığını sürdürerek Sırp Cumhuriyeti siyasetindeki etkisini koruduğuna dikkati çeken Krupalija, geleneksel dış politika kanallarının daraldığı bu süreçte İsrail’in Dodik açısından yeni bir müttefik olarak öne çıktığını ifade etti.
İsrail ile ilişkiler yeni boyut kazandı
Krupalija’ya göre Dodik açısından dış politikadaki önemli değişikliklerden biri, Viktor Orban’ın Nisan 2026’daki Macaristan parlamento seçimlerini kaybetmesiyle yaşandı. Yazar, bu gelişmeyle Dodik’in Avrupa-Atlantik yapıları içerisindeki önemli destek kanallarından birini kaybettiğini, Belgrad ve Moskova’nın ise Budapeşte’nin AB üyeliği üzerinden sağladığı etkiyi aynı ölçüde sunamadığını değerlendirdi.
Bu ortamda İsrail ile ilişkilerin Dodik açısından daha önemli hale geldiğini belirten Krupalija, yakınlaşmanın Eylül 2026’da daha görünür olduğunu kaydetti. İsrail Diaspora Bakanı Amichai Chikli’nin Banja Luka’da İsrail Ticaret Odası ofisinin açılışına katıldığını hatırlatan Krupalija, Dodik’in de yedi gün içerisinde iki kez İsrail’e giderek Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüştüğünü aktardı.
Washington’daki lobi faaliyetleri
Yazıda, Sırp Cumhuriyeti’nin 2024 sonu ve 2025 başında ABD’de çıkarlarını temsil etmek üzere milyonlarca dolar değerinde sözleşmeler imzaladığı iki şirkete de dikkat çekildi.
Krupalija, sözleşmeler kapsamında Trump yönetimiyle diyalog kurulması, yaptırımların kaldırılması ve Dayton Barış Anlaşması’nın özellikle Yüksek Temsilcilik makamının rolü bakımından yeniden değerlendirilmesi gibi hedeflerin bulunduğunu aktardı.
Ekim 2025’te ABD Hazine Bakanlığının Dodik’e yönelik yaptırımları kaldırdığını, Mayıs 2026’da ise Christian Schmidt’in Yüksek Temsilcilik görevinden istifa ettiğini hatırlatan Krupalija, bu kararların doğrudan lobi faaliyetlerinin sonucu olduğunu kanıtlayan bir delil bulunmadığını da özellikle belirtti. Bununla birlikte, sözleşmelerde belirtilen hedeflerin kısa süre içerisinde gerçekleşmesine dikkati çekti.
İsrail’in yeni dış politika arayışı
Krupalija, İsrail’in Dodik ve Balkanlar’a yönelik ilgisinin yalnızca Bosna Hersek siyaseti çerçevesinde değerlendirilmemesi gerektiğini savundu.
Yazara göre bu yaklaşım, İsrail’in geleneksel müttefikleriyle ilişkilerinde yaşadığı değişimlerin ardından farklı bölgelerde yeni siyasi aktörlerle doğrudan ilişkiler geliştirmeye yöneldiği daha geniş bir dış politika çizgisinin parçası.
Krupalija bu kapsamda Somaliland örneğine işaret etti. İsrail’in Aralık 2025’te Somaliland ile tam diplomatik ilişkiler kurulmasına ilişkin ortak deklarasyon imzaladığını belirten yazar, bu kararın Somali ve Afrika Birliği’nin tepkisine neden olduğunu aktardı.
Bosna Hersek’te ise Haziran 2026’da İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Üyesi Željka Cvijanović arasındaki görüşmeye değindi. Görüşmede yalnızca Sırp Cumhuriyeti bayrağının yer alması üzerine Bosna Hersek Dışişleri Bakanlığının İsrail’e protesto notası gönderdiğini hatırlattı.
Avrupa sağıyla kurulan ilişkiler
Analizde İsrail’in Avrupa’daki sağ ve radikal sağ siyasi hareketlerle geliştirdiği ilişkiler de ele alındı.
Krupalija, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Şubat 2025’te diplomatik temsilciliklere Fransa’daki Ulusal Birlik, İspanya’daki Vox ve İsveç Demokratları ile resmi temaslar kurulması yönünde talimat verdiğini aktardı.
Aynı dönemde Netanyahu’nun Likud partisinin Patriots for Europe grubunda gözlemci statüsü elde ettiğini belirten Krupalija, söz konusu yakınlaşmaların Avrupa’daki bazı siyasi çevrelerin yanı sıra Yahudi diasporasındaki kuruluşlar arasında da tartışmalara yol açtığına dikkati çekti.
Washington-Tel Aviv hattındaki görüş ayrılıkları
Krupalija, İsrail’in en önemli müttefiki ABD ile ilişkilerindeki görüş ayrılıklarına da geniş yer ayırdı.
Yazıda ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Başkan Donald Trump’ın 2026’da İsrail hükümetinin bazı politikalarına ilişkin eleştirileri aktarılırken, Amerikan kamuoyunun İsrail’e bakışındaki değişime de dikkat çekildi.
Krupalija’nın aktardığı Mart 2026 tarihli Pew araştırmasına göre, ABD’li yetişkinlerin yüzde 60’ı İsrail hakkında olumsuz görüş bildirdi. Yazar, İsrail’in Washington’da uzun yıllar dayandığı iki partili siyasi uzlaşının giderek daha dar bir destek çevresine dönüştüğü değerlendirmesinde bulundu.
İttifakların geleceği siyasi dengelere bağlı
Krupalija, İsrail’in farklı ülkelerde belirli siyasi aktörlerle kurduğu ideolojik ilişkilerin kısa vadede önemli sonuçlar sağlayabileceğini ancak bu modelin söz konusu siyasi aktörlerin iktidardaki geleceğine bağımlı olduğu görüşünü dile getirdi.
Dodik örneğinin bu yaklaşımın sınırlarını gösterdiğini belirten Krupalija, Washington’daki Bosna Hersek politikası tartışmalarına da değindi.
Eski ABD Saraybosna Büyükelçisi Michael Murphy’nin değerlendirmelerini aktaran Krupalija, Dodik’e yönelik Amerikan politikasındaki değişimin arkasındaki nedenlere ilişkin Washington’da farklı görüşlerin bulunduğuna işaret etti.
Dodik’in “zamana karşı mücadelesi”
Krupalija, analizinin sonunda İsrail ile yakınlaşmanın mevcut koşullarda Dodik açısından etkili sonuçlar ortaya çıkardığını değerlendirdi.
Dodik’in görevini kaybetmesinin ve Avrupa’daki hareket alanının daralmasının ardından üst düzey temaslar gerçekleştirdiğini, ABD yaptırımlarının kaldırıldığını ve Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in görevden ayrıldığını hatırlatan Krupalija, buna karşın bu gelişmelerin kalıcılığının değişen uluslararası siyasi dengelere bağlı olduğunu savundu.
Macaristan, Rusya ve İsrail ile kurulan ilişkileri bu çerçevede değerlendiren Krupalija, Dodik’in mevcut siyasi mücadelesinin uzun vadeli stratejik konumlanmadan ziyade “zamana karşı bir mücadele” niteliği taşıdığı görüşünü dile getirdi.











