Tam 23 yıl önce bugün, 19 Ekim 2003 tarihinde vefat eden Bosna-Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, 20. yüzyılın sonunda Avrupa’nın göbeğinde inancı ve kimliği yüzünden varlığı tehdit edilen Boşnak halkının varoluş mücadelesindeki en gür sesi ve rehberiydi. Bosna Savaşı’nın en karanlık günlerinde, cephede vaziyet ülkesinin aleyhineyken vakur duruşu ile teslimiyeti reddederek o umutsuz günlerde küllerinden yeniden doğmakta olan bir milleti özgürlüğe taşıdı.
Kanat SÖZKESEN / TIMEBALKAN ÖZEL
20. yüzyılın sonunda medeniyetin beşiği denen Avrupa’nın tam da göbeğinde; patlak veren kanlı savaşta kimliklerinden ötürü ambargolarla eli bağlanan mazlum bir halkın haykırışlarına karşı sağırlığı tercih eden dünyanın karşısında, halkının hürriyet umudunu omuzlayan bir lider: Aliya İzzetbegoviç.
Bosna-Hersek topraklarının 5 Ekim 1908 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan tamamen koparak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesinin ardından, Bosna’da yaşayan Müslüman Boşnak halkın kaderi tekrardan yazılacaktı. Bu dönemde Boşnaklar, asırlardır yaşadıkları toprakların sahibi saygın bir halkken aniden, bir gecede, kendi topraklarında yabancı konumuna düştü. Habsburg yönetimi bölgeye kendi kültürünü empoze ederken Bosna sınırları içerisinde yaşayan bu topluluğu potansiyel bir güvensizlik unsuru olarak nitelendirerek gayriresmî bir şekilde ötekileştiriyordu. Kâğıt üzerinde bazı hakların tanınması söz konusu olsa da pratikte bir halk, yaşadığı topraklarda çoğunlukta olmasına rağmen yok sayılıyordu.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nın ardından dağılmasıyla Bosna-Hersek, 1 Aralık 1918’de kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’na dâhil edildi. Ancak merkeziyetçi politikaların hâkim olduğu bu dönemde Boşnak kimliği yok sayılıp halk, Müslümanlaşmış Sırplar olarak damgalanıyordu. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bölge bir kez daha kanlı çatışmaların ortasında kalacaktı. 1941’de Yugoslavya’nın işgalinin ardından Boşnak Müslümanlar, özellikle Çetniklerin gerçekleştirdiği katliamlar başta olmak üzere ağır zulümlere maruz kaldı. Savaşın sona ermesiyle Bosna-Hersek, sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşuyla yeni bir döneme girecekti.
Nitekim sosyalist Yugoslavya döneminde Boşnak kimliği resmen tanınsa da halk, ilerleyen yıllarda tarihî ve dinî değerlerinden uzaklaşmaya zorlanırken kimlik mücadelesi farklı bir boyuta taşınacaktı. Yugoslavya’nın çözülmeye başlamasıyla birlikte yükselen milliyetçilik hareketleri ve derinleşen siyasi kriz, Boşnakları bir kez daha varoluş mücadelesinin eşiğine getirecekti. İşte böylesi bir dönemde Aliya İzzetbegoviç, inancı ve fikirleriyle öne çıkarak Boşnak halkına özünü ve değerlerini hatırlatacak, varlığını savunacak bir şahsiyet olarak tarih sahnesine çıkacaktı.
Varoluşun Beyanı: İslam Deklarasyonu
Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925’te, günümüzde Hırvatistan ve Bosna-Hersek’i ayıran Sava Nehri’nin kıyısında bulunan Bosanski Šamac şehrinde, babası Mustafa Bey ve annesi Hiba Hanım’ın beş çocuğundan üçüncüsü olarak hayata gözlerini açtı. Ailesinin kökenleri, 1863 yılında Sırbistan’dan sürülen Müslümanların yerleştirilmesi için Sultan Abdülaziz tarafından kurulan Aziziye bölgesine dayanır. Büyükbabası, İstanbul’da askerlik yaparken Üsküdarlı bir Türk kızı olan Sıdıka Hanım ile evlenmiştir.
Bebekliğini Bosanski Šamac’ta geçiren Aliya, daha 2 yaşındayken babası Mustafa Bey’in ani kararı üzerine Saraybosna’ya taşındı. Çocukluk yıllarında dindarlığıyla bilinen annesi Hiba Hanım sayesinde güçlü bir İslami terbiye ile büyüdü. Erken yaşta aldığı bu terbiye, Alman Lisesi’nde (Birinci Erkek Lisesi) aldığı Avrupai eğitim ile sentezlendiğinde birbirinden uzak iki bakış açısını ortak bir mercekten görmesini sağladı. Onun bu eşsiz bakış açısı, ilerleyen yıllarda literatüre Doğu ve Batı Arasında İslam başta olmak üzere birçok eseri kazandıracaktı.
Nitekim Aliya, 1939’da II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde kurulan Genç Müslümanlar (Mladi Muslimani) teşkilatının erken dönem üyelerinden biri olarak faaliyetlerde bulundu. Teşkilat, savaş yılları boyunca Ustaşaların asimilasyon politikalarına ve Çetniklerin kitlesel katliamlarına karşı Müslüman halkın güvenliğini sağlamaya ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmeye yönelik faaliyetler yürüttü.
Ancak savaşın ardından kurulan sosyalist rejim, teşkilatı köktendinci ve anayasal düzeni tehdit eden bir yapı olarak nitelendirdi. Tek partili komünist sistem, dinî temelli örgütlenmeleri rejimin meşruiyetine yönelik bir tehdit olarak görüyordu. Bu yaklaşım doğrultusunda yürütülen baskı ve tasfiye sürecinde teşkilat 1946 yılında kapatıldı; üyeleri tutuklanarak yargılandı ve bazı isimler idam edildi. Aralarında henüz 21 yaşında olan Aliya’nın da bulunduğu ileri gelen üyeler ağır hapis cezalarına çarptırıldı. İzzetbegoviç bu süreçte üç yıl hapis yattı.
1949 yılında tahliye olan Aliya, hukuk eğitimi alma isteğine rağmen Saraybosna Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümüne kaydolarak yükseköğrenimine başladı. Üç yıl sürdürdüğü bu eğitimin ardından Hukuk Fakültesine geçiş yaptı ve 1956 yılında mezun oldu. Lise yıllarından itibaren üzerinde düşündüğü İslam meselesine ilişkin görüşlerini, çocuklarının isimlerinin baş harflerinden oluşan LSB takma adıyla kaleme almaya başladı. 1970 yılında ise İslam dünyasının sorunlarını ele aldığı ve İslam’ın sadece bir din olmaktan öte bir yaşam tarzı olduğunu savunduğu İslam Deklarasyonu’nu kısıtlı imkânlarla yayımladı.
Aliya, kitabın yayımlanmasının ardından Devlet Güvenlik İdaresi (UDBA) olarak bilinen gizli polis biriminin sıkı takibine alındı. 4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümünün ardından otoritesi sarsılan rejim, imajını korumak ve radikal milliyetçi söylemleri bastırmak amacıyla otoritesini kanıtlayabileceği bir hedef arıyordu. Nitekim, deklarasyonun yayımlanmasından 13 yıl sonra, UDBA’nın yürüttüğü soruşturma doğrultusunda İzzetbegoviç ve beraberindeki 12 Müslüman aydın tutuklandı.
İzzetbegoviç’in hapse girmeden önce gizlice yurt dışına gönderdiği ve felsefi magnum opusu kabul edilen Doğu ve Batı Arasında İslam, o demir parmaklıklar ardındayken yayımlanarak küresel çapta yankı uyandırdı. Rejimin onu susturma çabası ise ters tepmiş; İzzetbegoviç’in fikirlerini bastırmak bir yana, rejime yönelik uluslararası baskı ve tepkilerin daha da artmasına yol açmıştı.
Yapılan aramalarda İslam Deklarasyonu, davanın bir numaralı suç delili olarak kayıtlara geçti. 18 Temmuz 1983’te ise, tarihe “Saraybosna Süreci” olarak geçecek olan yargılama başladı. İddia makamı, İzzetbegoviç ve arkadaşlarını Yugoslavya’nın anayasal düzenini yıkarak yerine teokratik bir İslam devleti kurmaya çalışmakla suçluyordu. Aliya, mahkeme salonunda bir tiyatrodan ibaret olan bu suçlamalara karşı tarihe geçecek bir duruş sergiledi. Savunmasında, kitabının evrensel bir nitelik taşıdığını ve Yugoslavya’yı hedef almadığını açıkça belirtti. Ancak savunmayı dikkate almayan mahkeme, Aliya İzzetbegoviç’i 14 yıl ağır hapis cezasına çarptırdı.
Demir Parmaklıkların Ardından Devletin Zirvesine
25 Kasım 1988’de çıkan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşan Aliya İzzetbegoviç, yıllar boyunca fikirleri uğruna mücadele ettiği siyasi sahneye bu kez ülkesinin geleceğini belirleyecek bir lider olarak döndü. Yugoslavya’nın siyasi ve ekonomik krizlerle sarsıldığı, Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin birer birer çözüldüğü bu dönemde Aliya, Boşnak halkının ve Bosna-Hersek’in geleceğini şekillendirecek siyasi hareketin öncülüğünü üstlendi. 1990 yılında Demokratik Eylem Partisinin (SDA) kuruluşuna öncülük eden İzzetbegoviç, aynı yıl gerçekleştirilen seçimlerin ardından Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanlığına seçildi. Ancak onu bekleyen mücadele, siyasi iktidarı devralmanın çok ötesindeydi. Yugoslavya’nın çözülüşüyle giderek derinleşen milliyetçi gerilimler, kısa süre içerisinde Bosna-Hersek’in varlığını ve geleceğini belirleyecek tarihî bir kırılmaya dönüşecekti.
Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesi, federasyonun geleceğini tartışmaya açarken Bosna-Hersek de kendi kaderini tayin etme yolunda ilerliyordu. 29 Şubat-1 Mart 1992 tarihlerinde gerçekleştirilen bağımsızlık referandumunda seçmenin büyük çoğunluğu bağımsızlıktan yana oy kullandı. Bosna-Hersek’in bağımsızlığı uluslararası alanda tanınırken Bosnalı Sırp milliyetçi güçlerinin saldırıları, ülkeyi kanlı bir savaşın içine sürükledi.
Bütün bu gelişmeler karşısında Aliya İzzetbegoviç, uluslararası silah ambargosunun ve Sırp kuvvetlerinin askerî üstünlüğünün gölgesinde, imkânsızlıklar içerisinde bağımsızlık mücadelesini sürdürdü. Saraybosna’nın yıllarca süren kuşatması, şehirlerin ve köylerin maruz kaldığı saldırılar, katliamlar ve nihayet Srebrenitsa Soykırımı, Boşnak halkını tarihinin en ağır felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı. Ancak Aliya, halkının en karanlık günlerinde dahi ülkesini terk etmeyerek mücadelesinden vazgeçmedi; kuşatma altındaki Saraybosna’da görevini sürdürerek ülkesinin sesini dünyaya duyurmaya çalıştı.
Savaşın sürdüğü yaklaşık dört yıl boyunca, Bosna-Hersek’in geleceğine dair umutların zayıfladığı bir dönemde halkının inancını ayakta tutarak ülkesini adım adım özgürlüğe taşıdı. Üstelik onun mücadelesini anlamlı kılan yalnızca bağımsızlık idealine bağlılığı değil, uğruna savaştığı değerleri en ağır şartlarda dahi koruma iradesiydi. Koşullar ne olursa olsun düşmana benzememeyi, intikam yerine insanlık onurunu muhafaza etmeyi savundu. 14 Aralık 1995’te imzalanan Dayton Barış Antlaşması’yla savaş sona erdiğinde Aliya, bağımsızlığını ağır bedeller pahasına koruyan Bosna-Hersek’in lideri olarak tarihteki yerini aldı.
2000 yılında sağlık sorunları nedeniyle Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanlığı görevinden istifa eden Aliya İzzetbegoviç, ömrünü adadığı Bosna halkının hafızasında silinmez bir iz bıraktı. 19 Ekim 2003’te Saraybosna’da hayata gözlerini yumduğunda, ardında yalnızca bağımsızlığını korumak uğruna büyük bedeller ödeyen bir ülke değil, inancı ve idealleri uğruna mücadele etmiş bir milletin tarihine adını nakşeden büyük bir miras bıraktı.
Not: Bu köşe yazısının hazırlanmasında; Aliya İzzetbegoviç’in şahsi arşivini, el yazmalarını, tarihi belgelerini ve entelektüel mirasını muhafaza eden Aliya İzzetbegoviç Vakfı (Fondacija Alija Izetbegović) resmî arşiv kayıtları, vakıf tarafından yayımlanan biyografik veriler esas alınmıştır.































