Kalkandelen Devlet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin İzeti’nin “Sükûtun Zerafeti” başlıklı yazısını ilginize sunuyoruz.

Modern insan gürültünün ve bir dizi söz ile imgenin içinde boğulmaktadır. O, sükûtun çağrısına kulak tıkamakta, onun çağrısından beri durmaktadır. Modern insan için yalnızlık yıkımın eşanlamlısıdır, halbuki geçmiş zamanda yalnızlık yoğun bir şekilde kendi kendisiyle hemhâl olmaktan ibaret idi. Sükûtun kıymet-i hakikiyesi büyüktür, soluduğumuz nefes gibi, bizleri ısıtan güneş gibi elzem bir ihtiyaçtır. Dua eden veya sükûnet hâlinde olan, gülen veya ağlayan, korku veya ümide kapılan kalbin sükûtunda insanoğlu aydınlık saçan bir ışığı bulabilir, onu kendisiyle buluşturan pek çok hususu, insanları ve olayları daha iyi anlayabilir. Sükût, zihinlerimizi her gün bombalayan gürültülü imgelere ve türlü türlü düşüncelere karşı bizleri koruyan bağışıklığın en âlâ ilacıdır. Mevlâna örneğinde olduğu gibi büyük mutasavvıflar müridlerine “ruhlarını sükût içinde paklamaları” çağrısında bulunmaktadırlar. Allah sükûtu sever, Allah aşkının sükût hâlinde daha da alevlenmesinin sebebi de budur.   

Bazen anlık bir sükût, yaşamın güzelliklerini yeniden keşfetmeye kâfi olabilmektedir. Hayat sükût ile başlar, insan sükût hâlinde ölür, güzellik sükût içinde keşfedilir. İnsan yaşamı sükûtsuz tasavvur edilemez: düşünceyi cesaretlendiren odur, sanatın en muhteşem eserleri sükûtta doğar, doğanın en yüce sırları onda keşfedilir.

Dolayısıyla, sükûtu sevmemiz önemlidir. İçten içe sükût etmek itaattir, başkalarına karşı sükût etmek bir saygı göstergesidir, önemli anlarda sükût etmek – bu hayatın irfânıdır, her şeyin kötüye gittiği durumda bile sükûtu muhafaza edebilmek – işte bu sabırdır. İnsanoğlu bir taraftan sükûttan kurtulurken, diğer taraftan, içindeki derinliklerde sükûtu arzulamaktadır. Sükût yaşam rehberidir, derinliğin, barışın, sevincin ve dinginliğin tadıdır. Sükût, mânevi yaşanmışlığın bizlerle karşılaştığı yerdir, kimi zaman da Allah’ı anlamanın yegâne şeklidir. Hayattaki hiçbir önemli ve elzem husus gürültüde vukû bulmaz, ancak sükût ve dinginlik hâlinde meydana gelir. Romano Guardini, gerçek tanımanın ancak sükût hâlinde geldiğini söyler. Öyle ki, hakikaten buluşabilme hâlinde olabilmemiz, Allah’ın yakınlığını hissedebilme durumunda olabilmemiz için, sükût etmeye vakit bulabilmeliyiz.

İlk yapmamız gereken şey, her gün zihnimizi sarıp sarmalayan o güçlü gürültüyü etkisiz hale getirmektir. İçinde özgün, fıtratımıza sadık, hür ve bağımsız olacağımız “güzellik tezahürünü” içimizde muhafaza edelim.   

“Dış gürültünün eşdeğeri, düşüncenin iç gürültüsüdür” diyen Eckhart Tolle (Stellnes Speaks) haklıdır. Dış sükûtun eşdeğeri de iç sükûttur. Etrafınızda ne zaman bir sükût hâli oluşuverse – ona kulak veriniz. Onun bilincinde olunuz. Ona dikkat kesiliniz. Sükûtu dinlemek, içinizde bir dinginlik boyutu uyandırır, çünkü ancak sükût hâli ile sükûtun farkına varılabilir. Biliniz ki etrafınızdaki sükûtun farkına vardığınız an, düşünmüyorsunuzdur. Düşününce bilinçli değilsinizdir. Sükûtun farkına vardığınız an, içinize dinginlik veren bir hâl zuhur eder. Mevcudiyet bulursunuz. Bununla, asırlık kollektif insanî şartlandırmadan uzaklaşırsınız. Meyveye, çiçeğe, yeşilliğe bakın. Bilincinizin onları kucaklamasına müsaade edin. Ne kadar da dinginler, Mevcudiyette ne kadar da köklü. Bırakın da doğa size sükûtu öğretsin. Bir meyveye bakıp da sükûtun farkına vardığınızda, siz de sükûnet bulursunuz. Aslında sizler onunla çok derin bir bağ ile bağlısınız. Sükûtta ve sükûtla ilgili algıladığınız her şey size emsalsizlik duygusunu hissettirir. Diğer her şeyle bütünlük hissi hakiki aşktır. Dış sükût yardımcı olur, lâkin iç huzuru bulmak için gerekli değildir. Etrafınızdaki ortam gürültülü olduğunda bile, o gürültünün altında yatan sükûtun bilincinde olabilirsiniz. Orası, pâk mevcudiyetin ve bilincin içidir. Duyusal algınızın yekûnunun ve düşüncenizin tamamının temel esası olarak mevcudiyetin bilincinde olabilirsiniz. Mevcudiyetin bilincinde olduğunuzda, iç sükût omuzlarınıza yük bindirecektir. Herhangi bir irite edici ses de sükût kadar faydalı olabilir. Nasıl mı? İçindeki çiti aşmasına izin verip, onu gerçekten olduğu şeye dönüşmeye müsaade ederek – böylelikle mevcudiyet iş dinginliğe de ulaşır, ki orası sükûttur.

Susmayı bilmeyenin hâli, nefes verip de akabinde nefes almayan gibidir. Bahsettiğim örneği hayal etmek, ivedilikle korkuya kapılmak için yeterlidir. Asla sükût etmeyenin insâniyeti yok olur. Sükût konuşunda insanın sireti gün yüzüne çıkar. En evvela ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne hedeflediğimi biliyorum; Aslında ben onu bir kelimeye dönüştürüyorum, bu şekilde bir netlik kazanır, kelimeyi zikreden ben ve onu dinleyen arasındaki mesafede konumlanır. Bu şekilde ben aslında dinleyen kişiye içimde mevcut olandan bir parça veriyorum. Kimi anlaşmazlıklar açıkça beyan edilen bir söz ile çözülür. Lâkin bunun aksini teşkil eden tecrübeler de mevcuttur. Birisi asil veya mükemmel bir şey yapmışsa, şunu iyi biliyordur: yaptığını faş ederse, ondan ayrılmış olur. Dolayısıyla da yaptığı işi sükûtta gizler. Romano Guradini şöyle der: Zor bir an gelir de insan kendisine hayatın bir anlamı olup olmadığını sorarsa, o an sükût beliriverir ve yaşamını anlamlandırır.

Maalesef gösteriyle hipnotize edilmiş bir toplum yapısında yaşıyoruz, demem o ki mânevi ve ahlâki bir körlük içerisindeyiz ve bu durum postmodern toplumda değerlerin yer değiştirmesini amaçlayan küresel doktrin aşılamasının bir sonucudur. Hipnotize edilenler sadece bireyler değildir, aileler de hipnotize edilmiştir, zirâ onların toplumsal yaşamının yerini küçük ekranlar almıştır. Bu tür hipnotize edilmiş topluluklarda insanlar bir birlerinin yanıbaşında yaşar, ancak birbirleriyle birlikte yaşamaz. Hipnotize edilmiş bireyler toplumda hareketsiz bir vaziyettedir.  Onlar bir “yalnızlar sürüsü” olarak cesaret, kararlılık ve mânevi güç eksikliği yaşayan sosyal yapılandırmalar olarak hareket ederler. Günümüzde, modern kültürün ve medyaların etkisinde olan insanlar, kendi yaşamlarının öncüleri değil gurbetçileri olmuştur. Öyle ki, hayatlarını da gerçek ve sanal âlem arasındaki (doğal ve dijital yaşam arasındaki) yolun ortasında bir yerde, kendini tamamen kaybetmenin eşiğinde ve diğer insanların yaşamlarında yaşamaktadırlar. Bilgilerin, reklamların ve dört bir yanımızı saran kandırmacaların içinde boğuluyoruz. Bilginin fazlası bizleri bir unutma kültürüne ve yüzeysellik kültüne hapsetmektedir.

Gösteri toplumu suni ve hayali realiteye istinaden inşa edilir. Gösteri, bireyin ve toplumun bilincinin yeniden formatlanmasında ana toplumsal güce dönüşür. Fransız filozof Jean Baudrillard’ın ifade ettiği üzere, medya realiteyi realite nişaneleriyle değiştirerek bir hiper – realite oluşturur. Dijital devrimin getirmiş olduğu bu hiper – realite her ne kadar cezbedici olsa da, insanoğlunun anlamaya ilişkin ilkel ihtiyacını karşılamaya yeterli olamayacaktır. Her geçen günle birlikte vatandaşların, siyasilerin ve şirketlerin pek çoğu, kendi imajlarını perçinlemek ve hizmetleri veya ürünlerini daha iyi pazarlayabilmek için PR ajanslarının hizmetlerini kullanmaktadır. Artık teşhir edilen şey önemli değildir, önemli olan onun ne şekilde takdim edildiğidir. İnsanlar streslerini azaltmak ve günlük sorunlar ile tedirginlerinden kurtulmak için, içinde bulundukları boşluğu geçici olarak doldurma aracı mahiyetindeki eğlencelerin arayışı içerisindeler.

Medyalar mevzu bahis olduğunda ise, manipülasyonun gücünün gerçekler ve tasvir edilen haberler arasındaki karşıtlıkta tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Bir olay yüz şekilde yorumlanabilir. Gazeteciler de tüm uğraşlarına rağmen, her şeyi bilemezler. Ki sıklıkla spekülasyona başvurarak satırlarında ve yorumlarında yanlış sonuçlar çıkarmaktadırlar. Gazetecilerin toplumsal rolleri hakkında bilinçli olmalarının önemi de budur. Onlar geleceğimizi öngörmek için mevcut konumlarında bulunmuyorlar, gerçeği ve bilgiyi zamanında bildirmek için oradalar. Spesifik sorunları haber vermeleri ve birisine yardım edilmesi veya bir sorunun dillendirilmesi gerektiğinde öncü rol üstlenmeleri yerinde bir davranıştır. Toplumumuzu iyileştirmek için bilinçli bireylere ihtiyacımız var, hipnotize edilmişlere değil. Aynı zamanda siyasi ve manipülatif baskıya direnebilecek, diyalog ve çoğulculuk kültürünü yayacak, sükûtu idrak edebilen vicdanlı ve tarafsız gazetecilere de ihtiyacımız var.   

Kontrolsüz tüketim insanları benmerkezci ve diğerlerinin ihtiyaçlarına karşı lâkayıt olmaya, sadece bireysel zevk ile refaha düşkün olmaya sürüklemektedir. Pascal Bruckner’in dediği gibi, piyasa toplumun alâmeti farikası insan davranışının progresif parasallaşması ve tamahkârlık anlayışıdır. AVM’lerin ibadethâne, alışverişin ise bir dinî vecibeye dönüştüğü yeni bir piyasa dini gelişmektedir. Alışveriş, saçmalığın üstünü örtme ritüelinin bir parçası haline gelmiştir. İnsanoğlu yeterli fona sahip olmamasına rağmen satın almaktadır, çünkü mânevi olarak aç ve susuzdur. İnsan git gide daha da tüketici oldu, diğer taraftan ise git gide daha az üretmekte. Her geçen günle birlikte ebediyet maksadı güden mânevi bir varlıktan, fiyatı ve etiketi olan bir mala dönüşmekte. Sanal bir seyahatte olan insanoğlu, aslında yaşamadığını, sadece rüya gördüğünü anlayabilmek için yıllarını kaybediyor. İlginçtir ki artık özgürlük ve sınırsız toplum hususları dillendirilmemektedir. Nitekim hiç bu kadar gözetime ve teröre maruz kaldığımız olmamıştır. Her vatandaşın günlük kurallara ne derece uyduğuna bağlı olarak davranışlarını ölçen bir “toplumsal kredisi” var.

Postmodern toplumun tüketim ideolojisi yaşamların kültürüne de güçlü bir şekilde etki etmektedir. Bu ideoloji bizim yasalarımızı şekillendirmekte ve değerler sistemimize etki etmektedir. “Sahip olmak” her geçen günle birlikte “mevcut olmak”tan daha da önemli olmaktadır. Gösteri toplumu, hayatımızda gittikçe daha çok ihtiyaç doğuran sınamalarla nasıl başa çıkacağını bilemeyen kendinden ateşleyici çocuksu bir nesil üretmektedir. Hipnotize olmuş bir insan, bloke edilmiş bir bireydir ve realitenin kritik izdüşümünün eksikliğinde, kollektif manipülasyonlara ve demagojiye direnmekte gittikçe daha da hazırlıksız olagelmektedir.

Ki bu mezkur unsurlar gittikçe daha da palazlanmakta ve özgürlük ufkumuzu öldürmektedir. Öznelliğimizin tüm hücrelerini yutmayı amaçlayan tüketimin Leviathan’ı için en tehlikeli olanlar mâneviyatı güçlü insanlardır, çünkü onlar satın alınamazdır ve bu sebepten ötürü de öngörülemezdirler. Buradaki mâneviyattan kasıt inançlarıyla temayüz edenler veya hususi olarak bir dine mensup olanlar değildir, kastedilen, mânevi gücü sayesinde toplumsal ve ahlâki seviyenin üstüne çıkabilenlerdir. Tüketicilik matrisindeki bloke edilmiş tandansları ısrarla takip eden insanlar, edinmek istedikleri ve ulaşamadıkları arasında daimi bir gerginlik hâli içindedirler. Her ne kadar daha iyi olmaya çabalasalar da, onlar asla putlarına ulaşamayacaklardır, ki o ilahları esas itibariyle yeni toplumsal düzenin anti kahramanlarıdır. Günümüz kendinden ateşleyici neslin yıldızları ve ilahları esas itibariyle sosyal omurgasızlardır, beş dakikalık şöhret için ruhlarını şeytana satmaya hazır ahlâki hamaset abideleridir. Para onların kurtuluşunun yegâne şeklidir ve bir avuç para için cesetlerin üstünü ezip geçmeye hazırdırlar.

Dijital devrim beraberinde pek çok kazanımı getirmiştir, lâkin aynı zamanda bizleri yeni bir teknohümanist çağa da sürüklemiştir. Yuval N. Harari gibi kimi müellifler de haklı olarak insanın abartılı bir algoritma olarak ilân edileceği zamanın gelme ihtimalini sorgulamaktadırlar. Ben öyle düşünmüyorum, zirâ bu menfur öngörülerle paralel olarak alternatif imkanlar ve değişimlere ilişkin artmakta olan bir bilinç de mevcuttur. Kendimizi ve gezegenimizi kurtarmak istiyorsak, diğer yöne yönelmeliyiz. Bir mânevi devrime ihtiyacımız var. Hepimizin sükûta, tüketimden uzaklaşmaya, içimize bakmaya, yâni bir mânevi dönüşüme ihtiyacımız var, bu inananlar için de inanmayanlar için de geçerlidir.

Tam da bu sebepten ötürü sükûtun, Allah’ın – pek çoğumuzun maalesef kaybettiği – bir lütfu olduğunu söylüyorum. Sükût kutsal bir makamdır ve onun kutsallığının fıtratı, diğer yöndedir. Kur’an-i Kerim Zekeriyyâ peygamberin yaşamını zikrederken, sükûtu Allah’tan bir işaret olarak nitelendirmektedir: “Zekeriyyâ ‘Rabbim! Öyleyse bana bir işaret ver’ dedi. Allah, ‘Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşmamandır’ buyurdu.” (Meyrem, 10-11)

Hazreti Mevlana Mesnevisi”nde şöyle nasihat ediyor:

Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk olacağına alâmettir.

Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delâlet eder. Kendine gel, bunları dile getirme.

Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti. Sana da bu alâmetleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler.

Hattâ bunlar nedir ki?Daha yüzlerce nişaneler var. (Mesnevi, II,1675-80)

Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum; fazla sözden dolayı sükût etmekteyim.

İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da gizli kalsın;

Bu söz, her kulağa girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini söylemekteyim. (Mesnevi, I,1760-65)

Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sükût eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır.

Madendeki altın gibi kızarınca sözü; ağızsız, dudaksız  “ Ben ateşim” sözüdür. (Mesnevı, II,1345-50)

Onun da sesi vardır, vardır ama kulak duyamaz. Onun sesi, güzelim kulaktan gizlidir.

Yoksa için sesi pek güzeldir. Onu duyan, kabuğun şakırtısını dinler mi hiç? S

en sükut ederek içi elde edesin diye o şakırtıya tahammül ediyorsun. Bir müddet dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol.

Niceye bir nazım ve nesir söyleyecek, sırları açığa vuracaksın? Hocam, bir günceğiz de şunu sına, dilsiz ol bakalım.

Bunca zamandır dedikoduyu sınadık, bir zaman da sükut etmeyi deneyelim. (Mesnevi,V,2145-50)

Önceki Haber

Sema kapılarının açıldığı Kadir Gecesi bugün idrak edilecek

Sonraki Haber

Kosova’da vaka sayısı 988’e yükseldi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

14 + eight =