Yaşadığımız çağda insanın bir gecede odak noktası hâline gelmesi de, yine bir gecede o odağın dışına itilip background’a düşmesi de son derece sıradan.
İlkinde bir şaşkınlık yaşanır.
“Ne oluyor?”
Sonra şaşkınlığın yerini özgüven alır.
Ardından ego usulca kapıyı çalar.
Ve birkaç gün içinde insanın içinde o meşhur cümle belirir:
“Ben neymişim be!”
Oysa çoğu zaman değişen insan değildir.
Sadece ışığın yönüdür.
Ama insan ışığı kendi başarısı zanneder.
Yürüyüş değişir mesela.
Omuzlar biraz daha geride, çene biraz daha yukarıdadır.
Telefon daha sık kontrol edilir.
Gelen her mesaj önemlidir.
Arayan herkes değerlidir.
Hakkında konuşulan her cümle, kişinin kendi zihninde küçük bir tarihî belgeye dönüşür.
Çünkü artık odaktadır.
Medya ilgi göstermiştir.
Birileri aramış, birileri yazmış, birileri hakkında konuşmuştur.
Hatta daha da önemlisi…
Background’u merak edilmiştir.
Yani geçmişi.
Nereden geldiği, ne yaptığı, kimlerle tanıştığı, nerelerde bulunduğu…
İşte tam burada insanın kendisini olduğundan büyük gösterme sanatı başlar.
Çünkü insanın geçmişi, gündemdeyken nedense olağanüstü bir şekilde gelişir.
Hayat boyunca yaptığı sıradan işler, bir anda stratejik hamlelere dönüşür.
Bir toplantıya katılmıştır:
“Önemli bir organizasyonda yer aldım.”
Birileriyle aynı fotoğraf karesine girmiştir:
“Kendisiyle yakın çalıştık.”
Bir yerde bulunmuştur:
“Orada önemli görevler üstlendim.”
Bir zamanlar kendisine selam veren biri vardır:
“Uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz var.”
Hatta bazen fotoğrafta arka sırada görünmek bile kariyere eklenir.
Çünkü insan odaktayken geçmişini de terfi ettirir.
Dün sıradan olan şey, bugün başarı hikâyesidir.
Dün tesadüf olan şey, bugün vizyondur.
Dün tanışıklık olan şey, bugün ilişkidir.
Ve dün kimsenin hatırlamadığı bir olay, bugün “aslında ben yıllar önce söylemiştim” diye yeniden piyasaya sürülür.
Kısacası insan, gündeme geldiğinde yalnızca kendisini değil, özgeçmişini de büyütür.
Çünkü odaktadır.
Ve odakta olan insanın geçmişi de birden kıymetlenir.
Oysa acı gerçek çoğu zaman çok daha basittir:
Geçmişinizde övünecek pek fazla şey olmayabilir.
Belki hiçbir şey değişmemiştir.
Sadece ışık size dönmüştür.
Ve insan, ışığı kendi başarısı zanneder.
Asıl komedi de burada başlar.
Odak noktası olduğunuzda bir anda herkes size düşman olur.
En yakın arkadaşınız sizi kıskanıyordur.
Uzaktan tanıdığınız biri kesin arkanızdan konuşuyordur.
Bir başkası sizi aşağı çekmeye çalışıyordur.
Herkes size karşıdır.
Herkes sizin yükselişinizden rahatsızdır.
Herkes sizin önünüzü kesmeye çalışıyordur.
Çünkü siz artık önemlisinizdir.
En azından…
Siz öyle düşünüyorsunuzdur.
Oysa bazen kimse sizi kıskanmıyordur.
Kimse size düşman değildir.
Kimsenin sizinle uğraşacak zamanı bile yoktur.
Sadece siz, kendi öneminizin sesini fazla açmışsınızdır.
İnsan bazen kendi yankısını kalabalığın sesi sanır.
Sonra gece biter.
Işık başka tarafa döner.
Yeni bir gündem çıkar.
Yeni bir yüz belirir.
Yeni bir isim konuşulur.
Ve bir sabah uyanırsınız…
Telefon sessiz.
Mesaj yok.
Arayan yok.
Sizi merak eden yok.
Dün hakkınızda konuşanların bugün başka bir gündemi vardır.
Ve bir bakarsınız…
Dün herkesin konuştuğu insan, bugün konuşmanın konusu bile değildir.
İşte o an…
BACKGROUND başlar.
Bu kez kimse geçmişinizi sormaz.
Kimse nereden geldiğinizi merak etmez.
Kimse eski başarı hikâyelerinizi dinlemek istemez.
Dün anlattığınız hikâyeler bugün kimsenin ilgisini çekmez.
Çünkü artık ışık başka yerdedir.
Ve insan, ilk kez kendisiyle baş başa kalır.
İşte burası tehlikelidir.
Çünkü alkış kesilmiştir.
Telefon susmuştur.
Kamera başka tarafa dönmüştür.
Mikrofon artık size uzatılmıyordur.
Ve insan kendisine şu soruları sormaya başlar:
“Beni neden aramıyorlar?”
“Niye artık kimse ilgilenmiyor?”
“Beni neden görmezden geliyorlar?”
“Ne değişti?”
Aslında değişen çok fazla bir şey yoktur.
Sadece odak değişmiştir.
Ama insan bunu kabul etmekte zorlanır.
Çünkü bir süreliğine önemli hissetmek, insana gerçekten önemli olduğu yanılgısını yaşatır.
İşte insanın kendisini gerçekten tanıması gereken yer tam da burasıdır.
Çünkü odaktayken herkes kendisini değerli sanabilir.
Asıl mesele, background’a düştüğünüzde kim olduğunuzdur.
Alkış yokken…
Telefon susmuşken…
Medya ilgilenmezken…
Kimse sizi konuşmazken…
Hâlâ anlatacak gerçek bir hikâyeniz var mı?
Yoksa bütün hikâyeniz, bir dönem insanların sizi konuşmuş olmasından mı ibaret?
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri budur:
Gündem olmayı değerli olmakla karıştırmak.
Oysa gündem değişir.
İlgi değişir.
İnsanlar değişir.
Bugün manşette olan, yarın dipnot olabilir.
Bugün herkesin peşinden koştuğu insan, yarın kalabalığın içinde fark edilmeyebilir.
Ve işin en ironik tarafı şudur:
Siz hâlâ dünün alkışını bugünün kişiliğiniz sanırken, dünya çoktan başka birine geçmiştir.
İşte background budur.
Ne alkış vardır.
Ne kamera.
Ne mikrofon.
Ne de sizi olduğunuzdan daha önemli gösterecek bir kalabalık.
Sadece siz varsınızdır.
Ve sessizlikte insanın bütün unvanları yavaş yavaş dökülür.
Geride gerçekten ne kaldığı ortaya çıkar.
Çünkü insanın değeri, herkes ona bakarken pek anlaşılmaz.
Kalabalık bunu kolaylaştırır.
Işık bunu gizler.
Alkış bunu örter.
Ama background…
Background acımasızdır.
Orada kimse sizi önemli hissettirmek zorunda değildir.
Orada eski fotoğraflarınızın bir hükmü yoktur.
Kimlerle tanıştığınızın fazla bir önemi yoktur.
Kimin sizi aradığı değil, sizin kim olduğunuz önemlidir.
Ve sonunda şu soruyla baş başa kalırsınız:
“Ben gerçekten bir şey miydim, yoksa bir süre herkes bana mı bakıyordu?”
Cevabı herkes kendi içinde verir.
Ama bazı cevaplar yüksek sesle söylenmeye gelmez.
Çünkü insanın egosu kalabalığın alkışından beslenir.
Gerçek karakteri ise kimsenin bakmadığı yerde ortaya çıkar.
Ve belki de hayatın en büyük sınavı odak olmak değildir.
Background’a düştüğünüzde, kendinizi hâlâ değerli hissedebilmektir.











