Yine bir yazımızla siz kıymetli dostlarımızı selamlıyoruz… Bir önceki yazımızda Makedonya Türkleri adına acı fakat inkâr edilemez bazı hakikatleri dile getirmeye çalışmıştık. Hamdolsun ki yazımız birçok insanımızın kalbine dokunmuş olacak ki, çok sayıda olumlu geri dönüş aldık.
Demek ki toplum olarak bazı meseleleri hepimiz görüyor, hissediyor fakat çoğu zaman dillendirmeye cesaret edemiyoruz. Bu vesileyle ilgi gösteren, arayan, mesaj atan ve fikirlerini paylaşan herkese gönülden teşekkür ediyoruz.
Bizler yazılarımızda kimseyi hedef alma, kırma veya küçümseme niyetinde olmadık. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da günlük hayatta karşılaştığımız olaylardan, toplumumuzun ruh hâlinden ve insan ilişkilerinden hareketle içimizi rahatsız eden meseleleri dile getirmeye devam edeceğiz. Çünkü bazen susmak çözüm değildir. Özellikle küçük toplumlarda bazı yanlışlar zamanında konuşulmazsa, ileride daha büyük kırılmalara sebep olur.
Elbette “nasihate tokuz” diyenler olacaktır. Ancak maksadımız kimseye akıl vermek değil; hep birlikte zarar gördüğümüz meseleleri samimiyetle hatırlatmaktır. Çünkü aynı gemideyiz. Bir kişinin hatası bazen bütün toplumu etkileyebiliyor.
Bugün ise toplum hayatımızı sessizce zehirleyen üç büyük hastalıktan bahsetmek istiyoruz: Kibir, gurur ve haset…
Maalesef son yıllarda bu üç duygunun Türk toplumumuz içerisinde daha görünür hâle geldiğini üzülerek müşahede ediyoruz. Özellikle sosyal alanlarda, derneklerde, vakıflarda, eğitim çalışmalarında veya toplum hizmeti yaptığını söyleyen bazı insanlarda bu tavırları görmek insanın içini acıtıyor.
Hâlbuki hizmet yarışının olduğu yerde kibir olmaz. Dava şuuru olan yerde haset olmaz. Samimiyet olan yerde yapay gurur olmaz.
Çünkü gerçek hizmet insanı büyütmez, aksine olgunlaştırır. Gerçek dava adamı alkış peşinde koşmaz. Gerçek gönül insanı başkasının başarısından rahatsız olmaz.
Fakat ne yazık ki bazılarımız birbirimizin başarısını desteklemek yerine küçümsemeyi tercih ediyor. Bir kurum güzel bir çalışma yaptığında takdir etmek yerine eksik arıyoruz. Bir genç başarı elde ettiğinde destek olmak yerine rahatsız oluyoruz. Bir kardeşimiz öne çıktığında omuz vermek yerine geri çekmeye çalışıyoruz.
Peki sonuç ne oluyor?
Kazanan olmuyor… Aksine hep birlikte kaybediyoruz.
Özellikle bizim gibi nüfus olarak küçük, imkânları sınırlı toplumlarda birlik yerine ayrışma üretmek büyük bir vebaldir. Çünkü bizim lüksümüz yok. Birbirimizi tüketerek ayakta kalamayız. Her başarılı insanımız, her ayakta duran kurumumuz, her samimi çalışmamız aslında toplumumuzun ortak değeridir.
Rasyonel düşünelim: Örneğin Köprü Derneği veya başka bir kurumumuz güzel işler yaptığında bunu görmezden gelmek, küçümsemek ya da başarısız göstermeye çalışmak kişiye ne kazandırıyor? Hiçbir şey…
Tam tersine toplumun moralini düşürüyor, gençlerin şevkini kırıyor ve zaten sınırlı olan enerjimizi birbirimize karşı tüketiyoruz.
Üstelik meseleye yalnızca dünyevi açıdan değil, manevi açıdan baktığımızda durum daha da vahim hâle geliyor.
En acısı da şudur: Bu duygularla hareket eden insanlar çoğu zaman en büyük zararı yine kendilerine verdiklerini çok geç fark ederler. Fakat o noktadan sonra kaybolan güveni, kırılan gönülleri ve bozulan kardeşliği toparlamak kolay olmaz.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; Birbirimizin ayağını kaydırmak değil, birbirimize omuz vermektir. İtibar savaşları değil, ortak hedeflerdir. Küçük hesaplar değil, büyük ideal ve hedeflerdir.
Çünkü bizim meselelerimiz şahsi değildir. Bizim meselemiz; dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü ve geleceğimizi ayakta tutabilmektir.
Bu sebeple geç olmadan… Güç kaybetmeden… Birbirimizi tüketmeden… Kendimize gelmek zorundayız. Yoksa halimiz yaman
Yazımızı Hz. Ali’nin (r.a.) şu hikmetli sözüyle tamamlayalım: “İnsanı helâk eden üç şey vardır: Hırs, kibir ve haset.”
Rabbim bizleri nefsinin esiri olanlardan değil, kardeşliğin ve hakkaniyetin tarafında duranlardan eylesin.
Allah’a emanet olun…











