Herkese bahar dolusu selam.
2026 yılının ilk aylarından itibaren, dünya ölçeğinde akıl ve izandan uzak gelişmelerin yoğunlaştığı bir döneme şahitlik ediyoruz. Küresel sistemde yaşanan kırılmalar, yalnızca büyük güçleri değil, bizim gibi daha küçük ve hassas toplulukları da doğrudan etkilemektedir. Böylesi bir atmosferde hayatlarımızı idame ettirmeye çalışırken, insan zaman zaman şu soruyu sormadan edemiyor: Bu gidişata neden kimse dur diyemiyor?
Allah sonumuzu hayreylesin.
Küresel düzlemde yaşanan bu savrulma devam ederken, herkes kendi bireysel hayatını sürdürme telaşında. Ancak bizler, Makedonya Türkleri olarak, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir varoluş mücadelesi verdiğimiz gerçeğini göz ardı edemeyiz. Günlük hayatın yoğunluğu içinde, çevremizde gelişen kritik süreçleri çoğu zaman sessizce izliyoruz. Fakat bu sessizlik, zamanla bir kabullenişe, hatta alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Açık ve net konuşmak gerekir:
Siyasi, sosyal ve demografik göstergelerimiz alarm vermektedir. Bugün geldiğimiz noktada, temsil gücümüz zayıflamış, kurumsal etkinliğimiz azalmış ve toplumsal refleksimiz körelmiştir. Daha da düşündürücü olan ise, bu gerilemeyi olağan bir durum gibi kabullenmeye başlamamızdır.
Halbuki geçmişe baktığımızda, 1990’lı yıllarda bile, tüm eksiklerine rağmen daha görünür ve ulaşılabilir bir temsiliyet yapımız vardı. Kapısını çalabileceğimiz bakanlarımız, bürokratlarımız, karar mekanizmalarında yer alan insanlarımız bulunuyordu. Bugün ise siyasi yapıların sayısında artış olmasına rağmen, kamusal temsilde aynı oranda bir güçlenme göremiyoruz.
Bu durum basit bir çelişki değil, yapısal bir sorundur.
Burada altını özellikle çizmek gerekir:
Derdim kişi ve şahısları eleştirmek asla değildir. Bu bir varoluş meselesidir. Onlarca örnek sıralamak mümkündür. Ancak tek bir örnek bile durumun ciddiyetini ortaya koymaya yeterlidir:
2025 yılı Ekim ayında Merkez Jupa’da, nüfus yetersizliği nedeniyle belediye başkanı seçilememiştir. Aynı durum Gostivar ve Vrapçişte’de de yaşanmış, seçimlerin tekrarlanması gerekmiştir. Bu tabloyu doğru okumak zorundayız.
Bugün “istisna” olarak gördüğümüz bu durum, yarın yaygın bir probleme dönüşebilir. Peki o zaman ne yapacağız? Daha kaç belediyede seçim yapılamaz hale gelmesini bekleyeceğiz?
Gerçek şu ki:
Nüfus azalırsa temsil azalır.
Temsil azalırsa etki gücü yok olur.
Etki gücü yok olursa, varlık mücadelesi anlamını yitirir.
Bu nedenle mesele sadece siyaset değil, doğrudan doğruya bir “var olma” meselesidir.
Artık şu gerçeği kabullenmek zorundayız:
Eğer kişisel hesapları, küçük çıkarları ve kurumsal rekabeti öncelemeye devam edersek, ortak geleceğimizi kaybederiz.
Bugün attığımız veya atmadığımız her adım, önümüzdeki 10–20 yılın kaderini belirleyecektir. Ve eğer bu gidişat değişmezse, yakın bir gelecekte konuşacak meselelerimiz değil, konuşacak insanımız kalmayacaktır.
Bu noktada duygusal tepkiler değil, stratejik akıl gereklidir.
Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderleri arasında kalıcı ve işleyen bir koordinasyon yapısı acilen oluşturulmalıdır. Dağınık hareket eden bir yapıdan sonuç beklemek gerçekçi değildir.
Aynı hedefe yürüyen yapıların birbirini zayıflatması, dış etkenlerden daha büyük zarar vermektedir. Enerjimizi iç çekişmelere değil, ortak hedeflere yönlendirmeliyiz.
Artık şunu açıkça ifade etmenin zamanıdır:
Dağılmayı konuşarak değil, toparlanmayı başlatarak yol alabiliriz. Söz söylemek kolaydır. Ancak bu süreç, söz değil irade, eleştiri değil sorumluluk, niyet değil aksiyon gerektirmektedir.
Bugün harekete geçmezsek, yarın çok geç olabilir.











