• BUGÜN 16/31
  • Foto: Yunus Emre Enstitüsü

    Üsküp’e Vefa, Veda ve Sevda…

    August 29, 2016 | 13:56

    Türkiye’de 15 Temmuz gecesi yaşanan ihanet ve terör gecesinden sonra, hızlı ve mühim yazışmaların ve nihayet büyüklerimizin “dön” rica ve emirlerinin ardından âcilen Türkiye’ye, Üniversite’me dönmüştüm. Bu âciliyet sebebiyle de Makedonya’daki kurum yetkililerine, dostlara, arkadaşlara, âşinalara veda edemedim. Bu yazıyı, 1 yıl boyunca desteklerini, ilgilerini, yüreklendirmelerini benden esirgemeyen bütün Üsküplülere ithaf ediyorum…

    Doç. Dr. Mehmet Samsakçı

    2015 Haziran’ının başlarında bir akşamüstü, Edebiyat Fakültesi’ndeki odamda çalışıyorken telefon çaldı. Arayan Yunus Emre Enstitüsü’nün o zamanki aziz başkanı (şimdi Fakülte’mizin Dekanı) olan Hocam Prof. Dr. Hayati Develi idi. Kosova tecrübemi bildiği için “Bu kez seni Üsküp’e düşünüyoruz, fakat idareci olarak” demiş ve birkaç gün içerisinde – müspet veya menfî – kararımı bildirmemi emretmişti. Zihnî, ailevî ve meslekî değerlendirmelerden sonra müspet kararımı Hoca’ya bildirmiş ve çok geçmeden, 5 Ağustos 2015 itibariyle Üsküp Yunus Emre Enstitüsü’ndeki Müdürlük vazifeme başlamıştım.

    Beni kimlerin karşıladığını, ilk intibalarımı, Büyükelçiliğimiz başta olmak üzere yaptığım ilk kurumsal ziyaretleri, evvelâ kimleri tanıdığımı uzun uzadıya yazmak, bu satırları okuma zahmetine katlananlara haksızlık olacaktır. İyisi mi? Geçelim…

    Şu kadar var ki 2012-2013 Akademik yılında, Priştine Üniversitesi Türkoloji Bölümünde misafir öğretim üyesi iken birkaç vesile ile Makedonya’ya gelmiş, bazı zevâtı ve mekânları tanımıştım. Fakat bu son geliş biraz farklı oldu. Bir defa Yahya Kemal’in şehrine gelmiştim. O Yahya Kemal ki, Fakülte’ye asistan ve Hoca olmadan önce 3 buçuk yıl Yahya Kemal Enstitüsü’nde arşiv ve müze görevlisi olarak çalışmış, şair hakkında çeşitli çap ve ebatta çalışmalar yapmış, öğrencilerime her defasında “Yahya Kemal’i anlamak, Türklüğü, Türkiye’yi anlamaktır” demiştim. Şairin doğduğu, kişiliğinin temellerinin atıldığı, şiire ve milliyetimize uyandığı bu mukaddes topraklara bu kez uzunca bir süre için, hem de farklı mesuliyetler yüklenerek gelmek, çok ayrı bir mazhariyetti. Bence her mazhariyet, bir mesuliyettir…

    samsakci8

    Yunus Emre Enstitüsü’nün ne olduğu, hangi gaye ve iddia ile kurulduğu, hepsinden önemlisi bugün eğitim, kültür, sanat ve kültürel diplomasi alanında hangi boşlukları doldurduğu ayrıca izaha gerek bırakmayacak kadar nettir. Kaldı ki hem Enstitü Başkanlığı hem de dünyanın bugün 45 noktasında faaliyet gösteren Türk Kültür Merkezlerinin yetkilileri yukarıdaki noktaları defaatle dile getirdiler. Bununla birlikte Üsküp’ün millî ve dinî hâfızamızdaki yeri, Makedonya’nın çok etnili yapısı Yunus Emre Enstitüsü Üsküp Türk Kültür Merkezi’ne apayrı sorumluluklar yüklemektedir. Her şeyden önce Makedonya, meselâ Kosova, Azerbaycan ve Orta Asya coğrafyası gibi soydaş ve dindaşlarımızın yaşadığı bir ülkedir. Bu yüzden Enstitü, senelik faaliyet takvimini ve yıl içerisindeki diğer etkinliklerini hazırlar ve uygularken bu duruma apayrı bir hassasiyet gösterir, göstermiştir, gösterecektir. Bu anlamda Makedonya’ya görevlendirilir ve gönderilirken ve Üsküp’te vazife îfa ederken bu hususlar aklımızdan hiç çıkmadı. Bir yanda 5 asır aynı iklimi paylaştığımız, ciddî kültürel benzerlikler taşıdığımız Makedon kitle; yine dinî, lisanî ve kültürel bağlarımızın olduğu Arnavut ve Boşnak topluluklar, nihayet 100 yıldır birbirimize hasret kaldığımız soydaşlarımız… Kısacası Üsküp Yunus Emre Enstitüsü Müdürlüğü benim için ciddî ve kritik bir vazife idi. Zor bir görev idi. Fakat aldığımız terbiye “ne kadar külfet, o kadar nimet” diyor ve Tevfik Fikret uzaklardan “zafer biraz da hasar ister” diye sesleniyordu. Bu vazife süresince gördüğümüz ilgi ve saygı, elbette hak etmediğimiz dozda idi. Zorluğu ve külfeti yanında tanıştığım insanların teveccühü ve nezaketi ise hâfızamda daima taze ve zinde; gönlümde bâkî kalacaktır.

    Bu vesile ile evvelâ, bu zor vazife sürecince daima teşvik ve teveccühlerini gördüğüm, kendilerinden çeşitli vesilelerle Devlet Tecrübesi edindiğim Muhterem Büyükelçimiz Ömür Şölendil Beyefendi’ye teşekkür ve hürmetlerimi arz etmek isterim.

    Bendeki Üsküp’e Dair…

    Her memlekette, bir biçimde, şehirlerarası rekabet vardır. Elbette başkent olmak hasebiyle Üsküp de, Makedonya’nın diğer şehirleriyle tatlı bir çelişme hâlindedir. Başta Gostivar ve Vrapçişte, ayrıca Kalkandelen ve Ohri, yine Doğu Makedonya’nın güzel beldeleri gibi, insana hayret ve şaşkınlık verecek şekilde başarılara imza atmış, büyük ve etkili insanlar yetiştirmiş bölgelerden, beldelerden peşînen özür dileyerek küçük bir Üsküp Güzellemesi yapmak isterim.

    samsakci10

    Hasbelkader, Türkoloji sahasında çalışıyor olmaktan gelse gerek, kelimelere ayrı bir dikkatim, rikkatim ve ilgim vardır. Üsküp’e gelince, ilk iş olarak hemen Evliya Çelebi’nin muhalled eseri Seyahatname’yi açtım ve Üsküp bahsini okudum. Şaşırtıcı bir uydurma ve yakıştırma kabiliyetine sahip olan Evliya her zamanki zekâ kıvraklığı ile Üsküp kelimesini Türkçeleştirmiş ve Türkleştirmişti. Şehrin adını “Üst küp”ten getiren Çelebi’nin karşımdaki hayâline hafifçe tebessüm ederek satırlara devam ettim. Evliya’nın seyahati yıllarında Üsküp’te bulunan Osmanlı mimarî eserlerinin, çarşı-pazarların sayısına hayretler ettim. Kitabı kapatıp, daldığım mâzî rüyasından gözlerimi açınca günümüzün rakamları yüzüme bir tokat gibi çarptıysa da ben, hiçbir zaman Aziz Şair gibi Üsküp’e “Kaybolan Şehir” demedim. “Var Olan Şehir” dedim. (Bu arada, Kaybolmayan Şehir şiirinin merhum şairine Allah’ın geniş rahmetini niyaz ediyorum) Değil mi ki hâlâ bu şehir, eserleriyle (“eser” kelimesinin Arapça “iz” anlamına gelmesi ne güzeldir değil mi!?), insanlarıyla, asır değil asırlar görmüş ağaçlarıyla, nehirleriyle, dağlarıyla, taşıyla toprağıyla yerindedir. Geçmişe takılıp kalmamak, Tanpınar’ın tabiriyle “bir rüyadan arta kalmanın hüznü” ile yaşamak yerine, günün şart ve imkânları ölçüsünde şehirden hazzetmek, onu anlamaya çalışmak en güzelidir.

    Evet, başta camileri, dergâhları, çeşmeleri, medreseleri, köprüleri, saat kuleleri ve daha saymaya gelmez onlarca eseri ile Üsküp bir nevî Medîne’dir. Yani medeniyet iddiasında bulunabilecek bir verimli beldedir. Ondaki eserlerin hepsini bu küçük yazıda saymak, betimlemek, yorumlamak imkânsız… Fakat Üsküp’ün nispeten yüksek bir yerinde bulunan ama Üsküp’e yüksekten bakmayan o mütevâzı, sâde, serin ve nezih Mustafa Paşa Camii’ni, bu camide kusursuz bir ciddiyetle beş vakti kıldıran İmam Hâfız Âdem’i nasıl zikretmem? Bugün tenhalığına o kadar acıdığım, yandığım o büyük Sultan Murat Camii’ni, o caminin hatlarını, “burada saltanat vardır” diyen çizgilerini, ayrıca Yahya Kemal’in merhume annesi Nakiye Hanım’ı bağrında uyutan İsa Bey Camii’ni, o ismine bayıldığım Hatuncuk Camii’ni nasıl unuturum? Türk Çarşısı’nın ortasında, tam da varlık sebep ve hikmetine göre hayatiyetini sürdüren (câmî, “toplayan” demektir) Murat Paşa Camii’ni nasıl hatırlamam? Bu mabedde yatsı namazlarının iki rekât farzını, şaşmaz bir azimle Kur’ân-ı Kerim’in iki sayfasıyla kıldıran imam Hâfız Sadullah’ı ve Cuma günlerinin gür sesli, irfan ve hikmet dolu vâizi Doç. Dr. Süleyman Bâkî’yi nasıl yazmam? Makedonya Türklerinin gurur şahsiyetlerinden Anayasa Mahkemesi Üyesi Salih Murat’ı, enerjisinin ve millî heyecanının yüksekliğine hayret ve gıpta ettiğim Matüsiteb Başkanı Tahsin İbrahim’i hatırlamamak olur mu?

    samsakci11

    Cemile ile Bayram’ı, yıllardır o güzelim Üsküp Türkçesiyle konuşturan ve farkına varılsa dünya ölçeğinde bir mizahçı olacak olan Behiç İbrahim’i; O’nun çok değerli müzisyen kardeşi Cengiz İbrahim Hoca’yı nasıl zikretmem? Genç yaşına rağmen donanım ve birikimini karşısındakine hemen fark ettiren değerli Bakan Furkan Çako’yu; evvelden, belki de ezelden âşina olduğum, edep ve hikmet dolu şahsiyet Eyüp Salih’i, daha ilk görüşmemizde ilim ve irfanının derecesine hayran olduğum Prof. Dr. Metin İzeti’yi; tecrübesinden ve bilgisinden çok istifade ettiğim, sıcakkanlılığı ve samimiyetine büyük saygı duyduğum Kültür Bakanlığı Müsteşarı Behicüddin Şehabi’yi; sohbetinden o kadar zevk aldığım Manu’nun değerli üyesi Prof. Dr. Numan Aruç’u; zorluklar içerisinde gazetesini çıkarmaya devam eden Murteza Sulooca’yı, soydaş radyocu, televizyoncu ve tiyatrocuları (ki isimlerini tek tek sayamadığım için hepsinden özür dilerim), Doğu Makedonya’nın medar-ı iftiharlarından Dr. Şenol Tahir’i hatırlamadan nasıl geçerim? Etkinliklerimizin değişmez ve benzeri bulunmaz tercümanı Kâzım Zeynullah’ı, toplantılarımızın sempatik ve başarılı sunucusu, Seyhan Yakupi’yi (ki bir defasında “Hocam bırak artık şu “Seyhan Hanım” lâfını, bak bana fenalık geliyor” deyişindeki samimiyeti hiç unutmayacağım) zikretmeyecek olursam haksızlık, vefasızlık, insafsızlık etmiş olmaz mıyım? Üsküp’te gördüğüm ve aslında yabancısı olmadığım o dernek ve vakıf ruhunu nasıl unutabilirim? Hiçbirini diğerinden daha zayıf ve cılız görmemekle birlikte bu derneklerden bazılarında, özellikle Köprü’de şahit olduğum (Başkan Hüsrev Emin’e selâm olsun) ağabey-kardeş ilişkisinin kuvvetine bir Türkiye Türk’ü olarak nasıl imrenmem?

    Evet, Makedonya’da yaşayan şairlerimiz, eğitimcilerimiz, dernekçilerimiz, esnafımız, tüm soydaşlarımız, Arnavut ve Boşnak kardeşlerimiz, Türkiye sevdalısı Makedon dost ve komşularımız ve elbette Üsküp Yunus Emre Enstitüsü’nün çok değerli, çalışkan ve muhabbet dolu personeli… Türkiye kurumlarının, markalarının çok çok değerli yöneticileri… Bir yıl boyunca teşrik-i mesai ettiğimiz misafir Türkolog Hocalarımız… Hepinizin yeri ayrı, hepinizin izzeti ziyadedir…

    Üsküp! Farkında ol veya olma, farkında olsunlar veya olmasınlar, sen büyük, mühim, derin, güzel ve asilsin…

    Ben sende değilsem bile sen daima bendesin…

    1 Yorum

    1. ismet says:

      Güzel insanın yolu, güzel insanlarla kesişir daima. Muhterem Mehmet Hocamız gittiği her yerde güzelliğini gösteren bir insandır. Onu tanımak kesinlikle güzel bir şans.

    Yorum Yap