• BUGÜN 16/31
  • Unutulan Sevgi

    March 14, 2019 | 13:44

    Sevgili Dostlar. Bu yazımızda sevgiye dokunacağız daha doğrusu unutulan sevgiye.

    Tabi sevgi deyince zannediyorum ki öyle üç beş sözle, kelimeyle anlatılacak bir kavram değildir.  Sevgi daha çok yaşanılan bir şey olsa gerek.

    Ne yazık ki yaşadığımız modern dünya ”sevgi” konusunda bizi zebun hale getirdi.

    Öyle bir hal aldı ki,  sevilmek en çok istenilen şey oldu ancak sevmeyi unutturdu, sevmeyi unutunca bencillik belirdi. Kendini düşünme, sadece kendin için yaşama, kendin için var olma ve bu bencillik beraberinde daha nice sıkıntıları ve sorunları ortaya çıkardı. Bu durumu şair söyle dile getirir:

    Seven sevenine olmuş yabancı,

    Yürekte başlamış bitmez bir sancı,

    Hiç güven kalmamış, diller yalancı;

    Bir ahu kalbini çalan değil mi.

    Ne yazık ki bugün Batı diye bir ”SEVGİLİ” koydular önümüze, gerçek sevgiyi unutturdular bize. Öncelerden kişiye değer verilirdi şimdilerde ise eşyaya. Mimar Sinan’ı hepimiz tanıyoruz, Dünyanın en büyük yapı sanatçılarından biridir, eski bir yapı görünce mimar Sinan’ı hatırlarız bu halen böyledir. Peki ya şimdilerde büyük bir yapı gördüğümüzde bunu kim yaptı diye kaç kişi merak ediyor yoksa sadece binanın yapısına mı hayran kalıyoruz.  Günümüz gençlerimize gelince. Aziz nesin,  Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Nurullah Ataç, Orhan Veli Kanık gibi Türk edebiyatının önde gelen isimlerini kaç kişi tanıyor üzülerek söylüyorum ki çok azımız. Pas tutu kalbimi, sahillere küçücük cansız bedenler vururken bizler susmayı tercih ettik, çünkü neyi seveceğimizi unuttuk.

    Şunu söylemek istiyorum dostlar ne zaman ki eşyayı sevmeye başladık, son baharda yaprakların dökülmesi gibi yere düşmeye başladık, dağılmaya ve bölünmeye yüz tuttuk, sevgiyi unuttuk. Yerini çorak bir kalp aldı.

    Dedik ya sevgi yazılacak bir şey değil yaşanılabilecek ve hissedilecek bir şeydir.

    Sevgili Dostlar. Genç bir adam elinde bir demet çiçek, sahile koşarak gelir. Gözleri şöyle bir sahilde gezinir, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup beklemeye başlar. Sevgilisinin en sevdiği çiçeklerdi bunlar; kırmızı kan kırmızısı güller. Sanki dalından yeni koparılmış gibi tap tazeydiler, buram buram kokuyorlardı; sevgi kokuyor Aşk kokuyor en önemlisi de ”özlem” kokuyordu.

    Hepsinin üzerinde damla vardı sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı sanki onlarla konuşuyormuş gibi;  neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum, dedi.

    Az sonra sevgilisini göreceği için kalbi deli gibi atmaya başladı, ne zaman onu düşünse kalbi yerinden çıkacakmış gibi olurdu.  Senelerdir birbirini sevmelerine rağmen ikisi de sevgisinden hiçbir şey kaybetmemişti.  Beklemeyi bile sevmişti genç adam. Ama sevdiği sürekli bekletiyordu onu,  alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü bu gün ikisi içinde önemliydi yüzük takacaklardı. Böylece Evliliğe ilk adımlarını atmış olacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu. Fakat sevdiği bir türlü gelmiyordu, herkesin bir kusuru varmış diye düşünüyordu adam ve sevgiyle aşkla beklemeye devam ediyordu, az sonra sevdiği çıkacak birbirine sarılacak ve hasret gidereceklerdi, fakat saatler geçmesine rağmen sevdiği bir türlü gelmiyordu.

    Genç adam biraz daha bekledikten sonra yine gelmeyeceğini anlar yine gelmeyecek galiba der en iyisi ben onun evine gideyim der ve genç adam ayağa kalkar, yeşil tepenin ardındaki mezarlığa doğru yürümeye başlar.

    İşte sevgili Dostlar. Genç adamın sevdiği yıllar önce ölmüştür ancak o öyle bir sevgi ki her gün eline bir demet gül alır ve saatlerce bekledikten sonra mezarlığa ziyaretine gider.

    Şimdi modern televizyonlar ve telefonların öğrettiği sevgi ile yukarda anlattığımız sevgiyi bir kıyas edelim.  yukardaki anlatıyı sadece iki kişinin birbirine olan sevgisi açısından değil.

    Yunus emre’ yaratılanı severim, yaratandan ötürü’ derken bizlere Yaradan’ın yarattığı her şeye hoşgörü ile yaklaşmamızı tavsiye ediyor. Sevgili Dostlar şair der ki:

    Hayat nedir, ne değildir,

    Anlar insan yaşadıkça,

    Hayat mana ve şekildir,

    İnsan bir can taşıdıkça,

    Bu anlamda hayatımıza bir göz atmamız gerek, hayatta neye rağbet ediyoruz amacımız ne neyi hayal ediyor ne yaşıyoruz.  Yaşamımızda Sevgi nerede? Sevmek için mi yaşıyoruz yoksa yaşamak için mi yaşıyoruz. Tek tek kendi hayatımızı mı yaşayacağız yoksa ortak yaşamın bir birimize düşen parçalarını mı? İncitmeden sevmeliyiz hayatı ve içindekileri tıpkı bir bal arısı gibi, arı bal yaparken çiçeğe hiç bir zarar vermeden işini görür. Sevdiklerimize her defasında son kez sarılıyormuş gibi sarılmalıyız,  birbirimizle konuşurken son kez konuşuyormuş gibi konuşmalıyız,  hayatımızda olanları kaybettikten sonra değil kaybetmeden değer vermeliyiz.

    Yorum Yap