• BUGÜN 16/31
  • Türkiye Açık Bir Müze

    November 20, 2018 | 11:26

    Çoğu zaman sorulan bir soruydu “çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”. Elbette okuyan da bilir, dünyada milyonlarca kitap insanların ufkunu genişletmek için var. Birçok öğretmen bizlere “çok gezen bilir” derdi. Tabi bunu öğretmen diyorsa mutlaka bir bildiği vardı. Ancak insan bunu anlamak için gezmesi gerekiyordu; gezerek neyi daha çok öğreniyoruz? Örnek olarak, yazdığım birçok yazıda Üsküp’ten ya da Makedonya’dan yararlanabileceğiniz bilgiler vermeye çalışıyorum. Ancak buraları ziyaret eden, halkın içine karışan, şehrin dokusuna dokunmayı başarabilenin edindiği bilgi ve tecrübe daha kalıcı etki bırakıyor. Haliyle gezdim, gördüm, okuduklarımla mukayese ettim ve öğrendim diyebilir. Gezmek için önce biraz okumak da gerekliymiş demek. Gideceğin her yere heybende bir “nedenin” olması da lazım elbette. İşte o neden ve sebebi bazen okuduğun kısa bir metin içinde gizli olabilir.

    Yazan insan ise, gezmeyi sever, görmeyi, dokunmayı, okudukları yeterli değildir, yaşamak ister. Bazen de işte kısa yolcuk fırsatları doğar ve hiç düşünmeden yola koyulursun. Şahsen gezmek istediğim birçok ülke var, ama en çok istediğim şey Türkiye’nin görmediğim şehirlerini gezmek. Doğusu, güneyi, kuzeyi, batısı her tarafını. İnsan başka şehirleri gezmeden önce kendi vatanını tanımalı, diğerlerini anlamak istiyorsan önce kendini tanımalısın derler ya, ya da insanları sevmek için önce kendini sevmelisin. Kendini sevmek burada egoizmle alakalalı olan kısım değil ama, kendini tanımak ve kendini bilmek ile ilgili. İnsan, mekân ve zaman üçlüsü birleşince daha sağlıklı manzaralar yansıyor bakışlarımıza. Gözümüzün önüne değil, bakışlarımıza yansıyor, yani gördüklerimiz daha sağlıklı oluyor.

    Her şehrin bir yazarı olmalı, onu hissedişiyle, gördükleriyle, yaşantısıyla beraber yazmalı. Her yazar da bir şehre yeni adım atıyorsa onu tanımak için insanlarını tanımaya çalışır önce, ağaçlarını, toprağını, havasını, suyunu, sokakta gezen köpekleri ve kedileri bile dahil buna. Geçen hafta şahsen benim için inanılmaz yoğun bir haftaydı. Bazen bir hafta bile bir ay gibi uzun görünür ya insana, onun gibi bir şey. Aynı hafta içerisinde Üsküp’ten İstanbul’a oradan da Hatay’a tekrar aynı rotadan Üsküp’e geri dönmek ve yine iki gün ara ile tekrar Üsküp’ten İstanbul’a ve yine Üsküp’e dönmek yorucuydu evet, ama inanılmaz verimli ve keyifliydi de. İstanbul bizler için hiç yabancı bir şehir değil, hemen her yıl ara sıra uğradığımız akrabamız, kardeşimiz gibi.

    Tek yazıya sığmaz ama bir yerden başlamak gerek. Hatay’a ilk gidişimdi. Haritadan bakınca Suriye’ye sınır kapısı olan ardından Afrin ve Halep şehirlerine komşu sayılan güzel bir şehir. Şehre iner inmez insanın aklına, hemen yanı başında savaş olan bir şehirde acaba neler göreceği geliyor. İstanbul’dan havalanan uçak Eskişehir, Ankara, Nevşehir, Kayseri, Adana üzerinden geçerken Türkiye’yi yukardan izleyebilme şansım oldu. Hatay’a İlesam’ın Müze-Şiir-Müzik programı vesilesiyle Üsküplü biri olarak şiir okumak için gittim. Uluslararası bir faaliyet sandım, ama değilmiş, bu da bana Beyatlı’nın Üsküp için yazdığı “Biz sende olmasak bile sen bizdesin gene” mısralarının vücut bulmuş halini yansıttı. O kısmı da apayrı duygulandırdı.

    Bir ülke gökyüzünden bile açık müze gibi görünür mü? Türkiye söz konusu olunca görünebiliyormuş demek. Nevşehir, Kapadokya’yı gezebilme fırsatım olmuştu ama yukardan canlı bir harita gibiydi her yer. Ardından Tuz Gölü, insanı şaşırtan bir beyazlık, sonra da Toroslar’ın tepesi göze o kadar yakın ki, tepeleri şeker serpiştirilmiş heybetli dağlar. Ve işte Akdeniz’in mavilikleri, yavaş yavaş Antakya beliriyor bir yandan, diğer yandan da İskenderun. Havaalanından iner inmez Antakya Müzesine doğru yol aldım, konferansta konu kültürel değerler, Türkiyemiz ve müzeler. İçimden “Türkiye açık bir müze zaten” diyorum. Kaldığımız yer Harbiye’de bir otel, gece olduğundan bir dağın karşısında olduğumuzu anladım sadece, su sesi işitiyorum ama sabah uyanınca şelalelerin karşısında olduğumuzu anladım. Dağın ardı Suriye, ama bu tarafta her şey yerli yerinde? İnsan sanıyor ki bu tarafları da etkilenmiştir. Ama sınırları koruyan asker vatanı ne de güzel korumuş diyor sonra içinden. Afrin Zeytin Dalı Operasyonu ne de haklı ve yerinde bir çıkışmış diyor. Her yerde zeytin ağaçları, mandalina ağaçları, limonlar ve Akdeniz iklimi. Toprağın bereketi insanlara da yansımış.

    Müze müdüresi bizleri sonradan keşfedilen bir Türkmen mezarlığına götürüyor. Mezar taşları belli ki çok eski. Osmanlı döneminden önce orada Kayı Boyu izlerine rastlanmış. Hassa Aktepe köyünde yapılan temizlik ve bakım çalışmaları sonucu Kayı Boyu damgaları belirmiş. Türkmenlerin Anadolu’ya giriş hattı boyunca uzanan coğrafi alanda Halep Beyi Süleyman Şah’ın oğlu Ertuğrul Gazi’ye kışlak olarak gösterdiği alana ait olduğu düşünülmekte. Bu alana göz süzerken “karşıki dağlar neresi” diye sordum, Raco dediler, arkası da Afrin, selam ve duamızı zaten yollamıştık hep, ama bu kadar yakından da dua etme şansımız oldu. Tekrardan Türk askerine şükranlarımızı ve dualarımızı yolladık.

    Ardından, Portakal bahçeleri arasında Musa Dağı’nın etekleri ile Kel Dağı arasında Samandağ’a bağlı olan Vakıflar köyüne gittik. Tek Ermeni köyü olan bu köyde insanların aslında huzurla yaşadıklarını gördük. Köy halkı Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmakla gurur duyduklarını ifade ettiler, sözde Ermeni soykırımı yalanlarına da asla inanmadıklarını belirttiler. Mandalinaların tadı bir yandan, diğer yandan vatanın güzellikleri insanı okuduklarına değil de gözlerine inanması gerektiğininin altını çizdi tekrardan. Sekiz bin yıllık geçmişi ile on üç medeniyete ev sahipliği yapan Hatay’da kısaca gördüğüm, inancı farklı insanlar ile bir arada birlik ve beraberliğiyle barış ve huzur içinde bir hayat olduğuydu. Habibi Neccar Dağı’ndan baktığımda ise ne kadar geniş bir alana yayıldığı ve bu güzelliği elbette kıskananlar olacağını düşündürttü. Türkiye’nin her köşesi o kadar değerli ki, eve dönerken, yeniden Balkanlar’a yol alırken bir zamanlar kaybedilmiş topraklara geri giderken, insan ister istemez duygulanıyor.

    Orası sapasağlam elhamdülillah, bize o da yeter. Bizler kalelerimize geri dönerken bu hislerle de uğurlanmak her ne kadar içimizde hasretlik ve sızı olsa da yüreğimizi dağlıyor inanın. Hem Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığına hem de İlesam’a iki günlük bu anı içinde yaşattıkları bu dolu dolu Türkiye sevdasından sebep teşekkürler. Türkiye görmekle ve gezmekle öğrenilirmiş, okuduklarımız sadece yol almaya sebepmiş.

    Yorum Yap