• BUGÜN 16/31
  • “Tüm sanatların ortak bir amacı var; ‘Paylaşmak’”

    March 27, 2019 | 09:02

    Üsküp Yunus Emre Enstitüsü Müdürlüğüne atanan Serhat Kula ile kültür, sanat ve Üsküp Yunus Emre Enstitüsü’nün Makedonya’daki faaliyetleri hakkında çok samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Kuzey Makedonya’da yetişmiş gençlere ve insanların sıcakkanlılığına dikkat çeken Serhat Kula,  Üsküp Yunus Emre Enstitüsü’nün Türkçe ve günü birlik programlar dışında sürdürebilir projeler yapması gerektiğini belirtti. İcra edilen sanatın toplumda bir karşılığı olması gerektiğini kaydeden Kula, “Bir şair kelimeleri kullanıyor, bir müzisyen notaları, nağmeleri, tınıları kullanıyor, sanatçı da boyayı ya da bir taşı, ahşabı kullanarak bu işi yapıyor. Hepsinin ortak bir amacı var, o da paylaşmak” ifadelerini kullandı.

    Seyyid EMİN / TİMEBALKAN

    Okuyucularımızın sizi yakından tanıması için kendinizi tanıtır mısınız?

    İstanbul doğumluyum. Ailem Gostivar bölgesinden İstanbul’a 1982 yılında göç etmiş. Biz dolayısıyla çok yakın bir tarihte göç eden bir aile olduğumuz için Rumeli kültürümüzü hala evimizde yaşayan bir aileyiz. Sürekli, sık sık gidip geldiğimiz bir bölge. Tabi vazifeli gelmek başka bir duygu. Evliyim, 2 çocuğum var. Benim sanat ağırlıklı bir eğitim sürecim oldu. “Güzel Sanatlar” fakültesinden mezun olduktan sonra sanat tarihi eğitimi aldım. Yurtdışına ihtisas için gittim. Viyana’da yaklaşık 8 yıl kadar yaşadım. Orada aynı zamanda Viyana Yunus Emre Enstitümüzün kuruluş sürecinde bulundum. Daha sonrasında da Budapeşte Yunus Emre Enstitüsü’nde 1.5 yıl kadar çeşitli projeler üstlendim. Ardından da Türkiye’den gelen bir teklifle Türk Hava Yolları’nın yayın organı olan “Skylife” Dergisi’nin yazı işleri müdürü olarak göreve başladım.2 yılın ardından tekrar sanat yönetimine yönelip bakanlıklarımızın bünyesinde hazırlanan sanat faaliyetlerinin içerisinde yer aldım.

    En sonunda da Cumhurbaşkanlığımızın himayelerinde dünyada ilk defa yapılan Türk sanatları festivali diyebileceğimiz “Yeditepe Bienali”nde yaklaşık 700 sanatçının bulunduğu Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet gibi bölgeleri kapsayan bir çalışmada genel koordinatör olarak bulundum. Tabi bu benim sanata dönüşüm için çok önemli bir fırsat oldu. Çünkü uzun bir süredir yurtdışındaydım ve Türkiye’deki sanat sektörünün durumunu, eğitim süreçlerini tekrar yakından görme fırsatı vermesi bakmından bana çok farklı deneyimler kazandırdı. Herkes adına çok keyifli bir süreçti. Yaklaşık 5 milyon insanın ziyaret ettiği bir organizasyon oldu. Bizim sayabildiğimiz sayı bu. Çünkü çok umumi alanları kullandığımız için 5 milyonluk bir potansiyel ziyaretçisi oldu. Şimdi de buradayız. Ben şahsi olarak tarihle, sanatla meşgul oluyorum. Bunu yanıda spor benim özel ilgi alanım. Bir de bir kalem merakım var. Yılardır biriktirdiğim “Dolma Kalem” koleksiyonum

    Üsküp Yunus Emre Enstitüsü müdürlük görevine atandınız. Bir ayı aşkın süredir Üsküp’tesiniz. Üsküp izlenimlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

    Makedonya’daki durumla, insanların tavırları, yakınlıkları ile ilgili uzun süredir aklımda genel bir fikir vardı zaten. Az çok bilgimiz, fikrimiz vardı. Fakat tahminimden daha fazla yetişmiş genç dikkatimi çekti. Son zamanlarda göç problemi burada büyük bir sorun. Fakat mevcut tanışabildiklerimiz, temasa geçtiklerimiz arasında ümit veren kişilerle tanıştık. Buraya önemli katkılar sağlayacağını inandığımız kişilerle tanıştık. Tabi çok cana yakın ve yine hemşerileri olarak beni çok daha fazla bağırlarına bastılar diyebilirim. Çok sıcak bir yakınlık oldu. Birincisi dediğim gibi gençler. Sayıları az da olsa ümit veren gençler var. İkincisi çok cana yakın olmaları. Üçüncüsü de Yunus Emre Enstitüsü’nün burada kurumsal olarak bilinirliği çok yüksek seviyede. Bu bizim için çok büyük bir avantaj. Buradaki birçok personelimiz çok uzun yıllardır çalışan arkadaşlar ve tabi oturmuş bir yapı var. Bize burada taş üstüne taş koymak kalıyor. Çok fazla ziyaret yaptık, sorumluluğumuz büyük. Biz de bunun karşılığını vermek için çabalayacağız.

    Geçtiğimiz yıl İstanbul’da “Ehl-i Hiref” (Sanat Erbabı) temasıyla gerçekleştirilen ve yelpazesi geniş, genetik kodlarımıza sirayet eden, estetik algımıza karşılık veren sanat eserleri ve performansları her kesimden insana teşhir edebilecek olarak nitelendirdiğiniz “Yeditepe Bienali”nin kuratörlüğünü yaptınız. Bu tecrübenizin Üsküp Yunus Emre Enstitüsü Kültür Merkezi’ndeki görevinize nasıl yansımaları olur?

    İstanbul’un Türkiye’de tek bir bienali vardı bugüne kadar, İKSV tarafından düzenlenen “İstanbul Bienali”. 30 yıldır Türkiye’de faal ve başarılı olan bir bienal. Fakat çağdaş sanat ya da modern sanat merkezli idi. Dolayısıyla halkın bütününü kapsamıyordu. Sanki belli bir kesimin ilgilendiği, haberdar olduğu, gittiği geldiği bir bienaldi. Fakat bize ait, yani Osmanlı’dan, Selçuklu’dan günümüze kadar taşınan birçok değer var ve bunları üreten birçok sanatçı var. İstanbul Bienali’nin onlar için de çok fırsatları yoktu. Bu proje Cumhurbaşkanımızın büyük taktiriyle başladı. Bir yıl kadar üzerinde çalıştık. Şöyle düşünmek lazım. Geleneksel sanatların, bizim işte İslami anlayışla ürettiğimiz güzel yazı, hat sanatının ve ondan sirayet eden diğer süsleme sanatlarımızın, tezhip sanatı gibi, minyatür sanatı gibi, ebru sanatı gibi. Biz bunlara kitap sanatları diyoruz. Burdan da daha sonrasında camilerimize, medreselerimize, hanlarımıza kadar süsleme kültürümüz oluşmuş. Bu hergün karşılaştığımız şeylerdi. Bunları bir bienalle bir araya getirip dünyanın konuştuğu bir sanat dili var, buna karşı bir deneme yaptık aslında. Geleneksel sanatlarda hep tekrar eden şeye farklı bakış açıları kazandırdık. Mesele bir “Vav” harfini normalde hep görmeye alıştığımız bir şekli vardır. İşte bunu ya bir yazıda ya bir levhada görürsünüz. Bu en fazla 2 ila 10 santim arasında değişen bir ebadı vardır. Acaba 2 metre boyunda, 3 boyutlu olarak, karşımıza çıktığında bize nasıl bir his verecek bunu denemeye koyulduk. Buna benzer çalışmalar yaptık. Minyatürü hareketlendirerek videolar oluşturup yanınızda bir şehzadenin sünnet törenini gördüğünüzde ne hissedersiniz gibi farklı şeyler denedik.

    Birincisi geleneksel sanatın meraklıları, bu işten çok memnun kaldılar. İkincisi, turistik bir bölgede yaptığımız için yabancıların, turistlerin çok takdir ettikleri, çok beğendikleri bir bienal oldu. Bizim sanat kültürümüzü kendi dillerinde karşılığını görmelerinden dolayı bizi çok takdir ettiler. Bize, bu devam ederse muhtemelen dünyada çok büyük bir ses getirmeye başlayacaksınız, demeye başladılar. Çünkü dünya artık alternativ sanatlara yönelmeye başladı. Çünkü bizim sanatlarımızın altı dolu, içerikleri dolu. Neyi neden yaptığımızı bilerek uyguladığımız sanatlar. Her bir sembolün farklı bir önemi, anlamı var. Sanat, son yıllarda birazcık malesef amaca hizmet etmekten çıktı, artık kişilerin kendilerini sadece popüler kılmak için uyguladığı bir alana dönüştü. Bizim birazcık bunu muhafaza ettiğimizi düşünüyorum.

    Dilerseniz sohbetimize biraz daha sanat ile devam edelim. Dücane Cündioğlu’na göre insan hayal edebildiği için sanat var. Bunu “Sanatın varlık nedeni tahayyül” olarak açıklıyor. Size göre hayal edebilen her insan sanatçı olabilir mi? Sanat öğrenilebilecek bir şey mi yoksa hali hazırda içimizde taşıdığımız bir yeti midir?

    Aslında sanatı çok basit ifade etmek gerekirse; bir şair kelimeleri kullanıyor, bir müzisyen notaları, nağmeleri, tınıları kullanıyor, sanatçı da boyayı ya da bir taşı, ahşabı kullanarak bu işi yapıyor. Hepsinin ortak bir amacı var, “Paylaşmak”. Bir şey söylemek istiyorsunuz. Fakat bunu söylerken sözle söylediğimizde ve buna bir incelik katmadığımızda bu insanlara sert ve kaba geliyor ya da tartışmaya mahal vermiş oluyorsunuz. Filtrelediğinizde, araya bir filtre koyduğunuzda, içine bir estetik kattığınızda, söylediğiniz şey güzelleşmeye başlıyor. Bu sefer karşıdaki kişi buna karşı bir karşıt fikir oluşturmadan kabul ediyor çünkü estetik işin içinde, güzel ses işin içinde. Onların etkisiyle sizin verdiğiniz sözü, ifadeyi, paylaşımı doğal olarak almış oluyor. O yüzden bence sanatın asıl misyonu paylaşmak olması lazım.

    Peki hayali paylaşmak için sanat ne kadar önemli. Şimdi hayal ettiğiniz şeyleri birisiyle paylaşırken onun da hayal edebileceği formata dönüştürmeniz gerekiyor. Çünkü bunu sözle anlatmak kafi değil. Onu o hayale sürükletemiyorsanız eğer kendi kendinize hayal etmenizin hiçbir anlamı ifadesi yok. Eskiler demişler ki, “Maharet iltifata tabidir. İltifatsız meta zayidir”. Yani diyor ki eğer yaptığınız bir iş tebrik alıyorsa bu iyi bir iştir, faydalı bir iştir. Eğer tebrik almayan çok başarılı bir iş yapmışsanız bu zayi olur, boşa yapılmıştır. O yüzden bir karşılığı olması lazım. Sesin yankısı olması lazım. Bundan hareketle, eğer hayali paylaşabiliyorsanız bunun için de yeteneğe ihtiyacınız var. Herkes hayal edebiliyor. Ama o hayali bir başkasına anlatabilmek için kullanacağınız malzeme, materyal, araç herneyse bunu onun anlayabileceği noktaya dönüştürmeniz, anlayabileceği frekansa çevirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla yetenek önemli. Peki yetenek kazanılabilir mi? Evet, kazanılabilir. Sanatta özellikle herkes sanatçı olabilir. Ben bu kanıdayım. Fakat, dahi olmak, büyük usta olmak, duayen olmak gibi sanatın böyle en üst seviyeleri için ayrıca bir Allah yeteneği, vergisi gerekiyor. Bunlar zaten normalüstü olduklarını yaptıkları işlerle gösteriyorlar. Ama herkesin sanattan anlama zorunluluğu vardır çünkü Cenab-ı Hakk Sani sıfatıyla bunu herkese tecelli etmiştir. Biz bunu ne kadar yükseltebilirsek o kadar da Allah’ın kusursuz yaratışını daha iyi tefekkür etmiş oluruz.

    Yunus Emre Enstitüsü, hem Türkçe kursları hem de düzenlediği farklı etkinliklerle Türk dili ve kültürünün tanıtımı noktasında önemli işler yapıyor. Bu bağlamda Üsküp Yunus Emre Enstitüsü’nün Kuzey Makedonya’da gelecekte yapacağı çalışmalarından söz eder misiniz? Yeni dönem faaliyetlerinizde nelere önem vereceksiniz. Bu dönemde yerel kurum ve STK’lar ile işbirliğiniz nasıl olacak?

    Haftalık olarak yaklaşık 400’e yakın öğrencimiz Türkçe eğitimi görüyor. Bu çok iyi bir seviyede ve bu Türkçe eğitimlerimizin geri dönüşlerini 9 yıllık buradaki Yunus Emre Enstitüsü geçmişinde görüyoruz. Önemli noktalara gelen öğrencilerimizin Türkiye sevdası, birer Türk kültür elçilerine dönüştüğünü görüyoruz. Bu zaten bizim amacımızı karşılayan bir çalışma. Bunun yanında kültür ve sanat faaliyetlerimiz var. Bunun iki ayağı var. Bir tarafı biraz daha entelektüellere hitap etmek için çabaladığımız çalışmalar. Bir kısmı ise bazı fikirlerimizi ya da muhafaza etmemiz gereken kültürümüzü korumak için, hatırlatmak için, bilgilendirmek için yaptığımız faaliyetler. Ben bu konuda bir üçüncü ayağın daha oluşturulması gerektiğini düşünüyorum şahsi olarak. Benim bu görev sürecimde daha fazla belki karşılaşağımız bir şey olacak. Bu da, sürdürülebilir, katma değeri yüksek ve daha sonrasında kendi ayakları üzerinde durabilecek organizasyonlar, eğitimler ya da birlikte hazırlanan projeler. Bunların tüzel kişilikleri olan, kendi kurumsal yapısı olan bir araca dönüşmesi gerekiyor. Projenin, kendi kendini işletebilir noktaya dönüşmesi gerekiyor. Yoksa bir gecelik, tanıtım, anma programları vesaire bu olabildiğince olmalı ama daha fazla ağırlığımızı buradaki insanlarımıza fayda verir şekilde hazırlamamız gerekiyor.

    Ben bu önümüzdeki görev sürecimde iki ana proje görüyorum. Türkçe kurslarını olduğu gibi devam ettirmeye çalışacağız. Çünkü Makedonya’nın farklı yerlerinde çok fazla Türkçe ihtiyacı var. Manastır, Ohri gibi kültür şehirleri var. Buradaki temaslarımız önemli ama Doğu Makedonya tarafında da bizim bulunmamız gerekiyor. İştip’te bir üniversitede Türk köşemiz var. Orada Türkçe faaliyetlerimiz devam ediyor ama bunların sayısını artırmak istiyoruz. Bir taraftan da sanat burada insanlarla iletişim kurmak için en önemli araç. Hem Makedonya’da yaşayan bütün kültürlere karşı kendimizi ifade etmek için, sanat ortak bir dil. O yüzden sanatı göreceğiz, sanat eserleriyle hem yüksek seviyede karşılacağız, bazen de hepimizin evinde gördüğü, alıştığı sanat unsurlarının farkındalığını oluşturacak faaliyetlerde bulunacağız. Üçüncü kısım ise az önce söylediğim özellikle soydaşımız için sürdürülebilir projeler. Buradaki soydaşlarımız için kurulmuş STK’lar ile birlikte bizim artık özgüveni yüksek, ellerinde biler bilezik olan gençlere ihtiyacımız var. Yunus Emre Enstitüsü’nün ilgi ve alakasında olabileceği konular için bir mesleki ya da kariyer anlamında kazanım elde edebilecek projeler yapmak istiyoruz. Alanımızla ilgili olması burada altının çizilmesi gerek kısım.

    Kuzey Makedonya’daki farklı etnik yapı malumunuz. Osmanlı döneminden bu yana Makedonya’da Türk, Arnavut, Boşnak, Roman ve diğer etnik topluluklar kendi kültür ve sanatlarıyla birlikte bir arada yaşama kültürüne iyi bir örnek teşkil ediyor. Üsküp Yunus Emre Enstitüsü olarak soydaşların yanı sıra Makedonya’da yaşayan diğer milletlerle ilişkinizi nasıl olacak? Bu konuda neler söylersiniz?

    Aslında en kolay ifade edilmesi gereken şey, bütün bu kültürleri birer küme olarak düşünürsek bu kümeler şu anda hepisi birbiriyle iç içe çizilmiş geometrik grafiği andırıyor. Hiçbiri farklı noktada değiller. Her biri birbiriyle temas eden noktada. Bizim yapabileceğimiz şey bu kesişim kümelerinin olduğu alanları bir fosforlu renkli kalemle çizmek aslında. Bunu yaptığımız zaman herşey ortaya çıkıyor. Bir empoze yapmanız, bir tartışma yapmanız ya da şu şöyledir, şu böyledir diye bir ifade de bulunmanızdan ziyade bu kesişim kümelerini çizdiğiniz zaman her bir farklı kültür birbirleri arasındaki muhabbeti daha da fazla geliştirmiş, artırmış olacak. İnsanların bunu kendilerini keşfetmelerini sağlamış olacağız aslında.

    Biz Yunus Emre olarak bu kesişim alanları hakkında dil olsun, sanat olsun, yaşayış tarzları, sosyoloji vesaire gibi alanlarda ne kadar bu farkındalığı iş yapabilirsek önemli. Herbir farklı kültürün farklı ilgi alanı var. Bun gözlemlemek gerekiyor. O alanlara göre de faaliyetleri belirlemek lazım. Çünkü Üsküp’teki şehir kültürüne alışmış bir gruba yapabileceğiniz faaliyeti köy alanında uygularsanız olmaz. Burada nabza göre şerbet önemlidir. Faydacı bakmak lazım olaylara. O anlamda ben önümüzdeki yılların bölgede biraz daha bu kültür farklılıklarının konuşulmadığı bir döneme geçileceğiyle ilgili ümitvarım. Biz de bu ümide katkı sağlayacak görevlerde bulunacağız.

    Son olarak TİMEBALKAN aracılığıyla soydaşlarımıza ne söylemek istersiniz?

    Burada aslında hayal ettiğiniz şeyleri gerçekleştirmek için çok fazla imkan var. Fakat, bu bazen maddi bazen de bürokratik şeylerle zaman aşımın uğruyor. Yoksa ben insanların iletişim, coğrafi imkanlar, şehir yaşayışı, düzeni ile ilgili çok fazla avantajı olduğunu düşünüyorum. Büyük şehirlerin insanlarının elde edemediği şeyin burada imkan olarak var olduğunu düşünüyorum. Fakat bunu bir dinamik haline getirmek, insanların hayal ettiklerini üretebilecek noktaya getirmek için birazcık daha birlikte hareket etmek zorunlulukları var. Tek başına birçok şeyi çözemiyoruz. İnsan tek başına kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir varlık. Kaldı ki sosyal veya büyük projelerin üstesinden gelelim. Bireysel hareket yerine ben birlikte yaşama, birlikte hareket etme, birlikte var olma prensibinin burada çok çabuk çözüm üreteceğini düşünüyorum. Her STK, okul, mahalle, siyasi, örgüt ne olursa olsun bunlar birlikte var oldukları sürece kültürleri din, dil hiç fark etmez, ortak noktalarda el ele verip birlikte hareket ettikleri sürece Makedonya’nın bu elverişli imkanlarını bir avantaja çevirip çabuk zamanda büyüyen, ilerleyen, konforlu, rahat yaşanabilir bir yere dönüşeceğinden kuşkum yok.

     

     

    Yorum Yap