• BUGÜN 16/31
  • ŞİİR SÖZÜ KANATLANDIRIR, DÜŞÜNCEYİ ZENGİNLEŞTİRİR

    November 15, 2019 | 19:18

    Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni Daimi Heyet Başkanı D. Mehmet Doğan’ın, “Türkçenin 13. Uluslararası Şiir Şöleni” açılış programında yaptığı konuşmanın tam metnini sunuyoruz.

    15 Kasım 2019 Cuma 10:22

    Gittin amma ki kodun hasret ile canı bile

    İstemem sensiz olan sohbet-i yâranı bile!

    Sözlerimize Edirne’de söylenmiş, Edirne gibi güzel iki mısra ile başlıyoruz. Edirneli şair Neşatî dede ile… Sensiz dost sohbetini bile istemem; çünkü gittin cânı bile hasrette bıraktın…

    Bir rüya görmüştük, öyle böyle değil; ulu bir rüya…Türkiye Yazarlar Birliği’nin o zaman 40 metre kare olan merkezinde, 30 yıl kadar önce…Türkçenin her biri farklı sesler, ahenkler, renkler, işaretler… velhasıl güzellikler taşıyan lehçelerinin, şivelerinin, ağızlarının…bir kubbe altında toplanıp şiir halinde belirmesi… Sınır tanımayan, coğrafyaları aşan bir rüya idi bu. Bursa’da “Allah adın zikredelim evvela” seslenişi ile başlayan ve Osmanlı Devleti’nin oluşumu gibi çınar ağacıyla remz edilen bir rüya…

    Rüyası olmayanın hakikati olmaz! Tahayyül etmezseniz, gerçekleşmez! 

    Rüyamızın hakikat oluşunu görmeyi Allah defalarca nasib etti bize. Hamdü senalar olsun! Bu 13. hakikat oluş!

    Bursa’da diktiğimiz fidan Konya’dan başlayarak Almatı’da, Aşkabad’da, Girne’de, Strazburg’da, Akmescid’de, Üsküp’te, Bakü’de, Prizren’de, Bişkek’de, Kazan’da ve Türkistan’da dal budak saldı. 27 senedir bir dünya haritası çiziyoruz, şiirimizin, edebiyatımızın haritası, kültür dünyamızın, ruh dünyamızın haritasıdır bu. Siyasi haritalar dilleri, kültürleri, tahdit edemez.

    Ve ses ve anlam yüklü kervanımız, Ahmed Yesevî yurdundan sonra Mimar Sinan’ın hendesenin şiirini yazdığı Edirne’sinde konaklıyor.

    Rüyası olmayanının ulaşacağı gerçeği olmaz demiştik. Rumeli bizim gördüğümüz en büyük ve hoş rüyalardan biri.

    Sadece Edirne’yi değil, mimarlık tarihimizin en büyük şaheserini, muhteşem Selimiye Camii’ni bir rüyaya borçluyuz. Muhteşem Süleyman’ın halefi 2. Selim gördüğü bir rüya üzerine, Kıbrıs’ın fethi halinde gaza malından Edirne’ye bir cami yaptırmak istemiştir. Böylece Koca Mimar Sinan’a ustalık eserini inşa etme fırsatı çıkar. İşte dünya şaheseri Selimiye’yi bu rüyaya borçluyuz.

    Edirne, İstanbul’dan yaklaşık yüz yıl önce bizim. Rumeli’nın fethi ile Ankara’nın Osmanlı topraklarına katılması aynı yıllara rastlıyor. Her iki mühim hadisede de Süleyman Paşa esas rolü oynuyor.

    Süleyman Paşa, Edirne’yi fethe hazırlanırken vefat etti. 1357 (650 sene) Kırkpınar efsanesi de Süleyman Paşa’ya ve onun kırk yiğidine bağlanıyor. Edirne’yi o fethedemedi ama, ona bağlanan bu efsane, hâlâ zihnimizde yaşıyor, Edirne fatihinin adını hatırlamıyoruz ama, bu efsane sayesinde, Süleyman Paşa’ya hatırlamaya devam ediyoruz. Ma’şeri şuur, unutulmaması gerekeni bir şekilde, silinmemek üzere kayda geçiriyor.

     

    Gazi Süleyman, Bolayır’da yaptırdığı mescidin yanı başına gömüldü… Onun yerine Rumeliye gönderilen küçük kardeşi Şehzade Murad’ın Rumeliye geçtikten sonra ilk işi, ağabeyinin mezarını ziyaret etmek oldu.

    Edirne Osmanlı tarihinin okunup ezber edileceği şehirlerden. Osmanlı mimarisi üç şerefeli ile bu şehirde kendini aştı, sonraki asırların büyük mimarî eserlerinin müjdesini verdi. Edirne büyük ve görkemli Osmanlı devletinin, batılı söyleyişle, imparatorluğunun, ana rahmi oldu. İstanbul Edirne’de hazırlanılarak fethedildi. İstanbul’un fethi dahi bu yüzden onun önemini azaltmadı.

    Tarih bize vakıfları hatırlatıyor. İmareti, her biri bir şehir çekirdeği olan külliyeleri hatırlatıyor. Ve Edirne bir imaretler şehri. Geniş ufuklara bakmayı ve büyük düşünmeyi hatırlatıyor.

    Yahya Kemal’in söyleyişiyle, Mesnevi okuyup, pilav yiyip cihad etmekle kalmadık; gittiğimiz yerleri imar ettik. Bu yüzden Edirne’yi ilk defa imar eden 2. Murad’ın isimlerinden biri “ebulhayrat” yani hayırların, hayratların babasıdır.

    Eski Cami padişahların kılıç kuşandıkları, yani tahta çıktıkları yer… Fetihten sonra da bu özelliğini korudu. İstanbul’un fethinden sonra çok sayıda padişah yine bu mekânda kılıç kuşandı.

    Ve Edirne, kendi batısındaki Rumelinin parlak bir özeti. Bütün balkanlar Edirnekarî’dir!

    Keramet gösterip halkaa suya seccade salmışsın

    Yakaasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın

    Takva, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik göstermektir. İnsanlara adaletle davranma, onların insan olarak varlığını tanıma, farklı görüş, inanç ve ırktan olmalarını Allah’ın bir hikmeti olarak anlama ve hür olarak yaşamalarına imkân tanıma…Gazi Süleyman Paşa’nın takvasının kapsamı içinde yer alıyordu. O yüzden, ele geçirdiği yerlerde işgalci olmadı, halkın direnişi ile karşılaşmadı.

    Türklerin Rumeli’ye geçişi 10. asırda müslüman olmaları, Büyük Selçuklu Devletinin kuruluşuna yol açan Dandanakan zaferi, Anadolu’yu Türklere kesin olarak açan Malazgirt zaferi, Anadolu Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru 1. Manuel arasında 1176’da cereyan eden ve Bizans’ın Anadolu’yu Türklerden geri alma ümidini tüketen Miryokefalon savaşı ve hatta İstanbul’un Fethi gibi büyük hadiselerden biri.

    Gazi Süleyman Paşa’dan konuşuyoruz, Osmanlıdan konuşuyoruz. Muazzam bir dünya devletinden söz ediyoruz. Bir zamanlar hâkim olduğu veya tesiri altında bulundurduğu topraklarda 76 ülke ve devletin bulunduğu bir siyasi varlıktır bu. Adaleti esas alan ve böylece kavimleri, dinleri, renkleri bir arada bulunduran ve yaşatan bir varlık konumuzu teşkil ediyor.

    Osmanlı tarihini başlangıcındaki efsanevilik, sadece dönemle ilgili tarihi bilginin azlığından değil, ortaya çıkan devletin ululuğundan, yani olağanüstülüğünden, kendi efsaneviliğinden kaynaklanıyor.

    Ve biz İstanbul başkentken bile başkent olmaya devam eden efsanevi Edirne’deyiz.

    Şiirin hendeseye imrendiği yerdir Edirne. Sinan şair olsa idi, nasıl kelimeleri üç boyutlu hale getirir ve sonra Edirne’de Selimiye’yi yapardı?

    Her an ve her yerde Selimiye. İşte Edirne budur!

    Şehrin neresinden bakarsanız bakın, nasıl bakarsanız bakın Selimiye!

    Silinmez bir Osmanlı tuğrası!

    Şehrin bir tepesine insan eliyle mucizevi bir dokunuş Selimiye.

    Büyük fakat ürkütücü-korkutucu değil, aksine munis, ölçülü. Kubbenin cesameti hissetmezsiniz, minarelerin kalınlığı-uzunluğu diye bir şey aklınızdan geçmez. Kendiliğinden bir uyum olağandışı ölçüleri olağanlaştırır. Eskiler buna “tenasüb” derler! Tenasüb insan ölçüleriyle inşa etmek demektir.

    Osmanlı mimarisinin en büyük çaplı kubbesini, külahı ve alemiyle 80 metreyi bulan en büyük minarelerini en yakın mesafede bile yadırgamazsınız. O büyüklük, o yükseklik sizi ezmez!

    Selimiye Edirne’nin rüyasıdır. Ve ulu mabed gündüz görülen bir rüya neşvesi ile kütlesine ekler sizi. Selimiye ve siz, siz ve Selimiye bütünleşirsiniz.

    Edirne’nin şiiri sadece tabiata eklenen mimarisinde midir? Edirne’nin tabiatı şiirdir! Elbette bu şiirin özü sudur. Suyun var ettiği güzellikler Edirne’yi Edirne yapar. İşte bu güzeller güzeli şehir, en güzel mimariyi hak eder.

    Koca Sinan eminim ki Selimiye’yi dostu olduğu Büyük Bâkî’nin şiirlerini inşa edişi gibi yaptı. Baki’nin aleme Davut gibi saldığı sesi Selimiye’nin kubbelerinden yankılanmış olmalıdır:

    Ferman-ı aşka can iledir inkıyadımız

    Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız

    Baş eğmeziz edaniye dünyayı dûn içün

    Allaha’dır tevekkülümüz itimadımız

    Minnet Huda’ya devlet-i dünya fena bulur

    Bâkî kalur sahife-i âlemde adımız

    İşte bu ses, bu eda, ritm ve âhenk, klasik Osmanlıdır. Selimiye bu şiirler okunarak doğru yorumlanabilir.

    “Şiir gibi”  tereddütsüz söyleyelim: “Edirne gibi” demektir!

    “Şiir gibi”, ama şiir değil! Şiire atfedilen yüksek değer böyle benzetmelere, nitelemelere yol açıyor; şiir bir bakıma, güzelliğin eşmânalısı oluyor. İşte, şiir gibi bir yerde, Edirne’de şiiri konuşuyoruz, şiirden konuşuyoruz. Güzellik her zaman aklımızı aşıyor, hissimizi harekete geçiriyor.

    20. yüzyılımızın büyük şairi, aynı zamında şiir tefekkürü olan üstadı Yahya Kemal, şiir yazmaktan değil söylemekten söz eder. Şiir söylemek, terennüm etmek, inşad etmek, okumak…Şairin yaptığı iş budur.

    Eski türkçede cır, ır, yır şiirin karşılığı olarak görülür. Cırlamak, ırlamak, yırlamak… “Yır koşmak”, Divan ü Lügati’t-Türk’de “şiir söylemek”tir.

    Âsım tercümesi Kamus’da, şair için “şiir söyleyen adama denir” ifadesi var. Yahya Kemal’in zamanı, 20. yüzyıl, şiirin söylendiği değil, yazıldığı dönemdir halbuki. Buna rağmen okunan, seslendirilen ve dinlenen sözün şiir olduğu vurgulanmak istenir. Şiirin âhengi, mûsıkîsi dikkatten kaçırılmamış olur böylece.

    Şiirin sıradan bir söz olmadığı çok tekrarlanan bir görüştür. Eski şairlerimize, baksı, bahşı, kam (şaman) denildiğini hatırlamamız gerekiyor. Bunlar cezbe halinde şiir söylerler ve ekseriya bunu sazla da terennüm ederler. Ötelerden gelen bir sestir onlarınki… Aslında Anadolu’da yaygın olarak kullanılan “âşık” da aynı zeminden beslenen bir kelimedir. Âşık, Hak âşığıdır, “Hakdan gelen şerbeti içmiş” sanatkârdır. Ve onun sözü şu olur:

    Derildik pınar olduk, irkildik ırmağ olduk,
    Aktık denize dolduk, taştık elhamdülillah.

    Bütün köklü edebiyatlarda şair başlangıçta kâhin, münecim, büyücü veya şamandır. Şiir de sihirdir, büyüdür; asla sıradan bir söz değildir.

    Şiir tulû eder, doğar… Bu ona aşkın, hatta ilahî bir kaynak atfetmeye yol açar. Fuzulî, şairin ilahî bir yardıma mazhar olmadan kusursuz şiir söyleyemeyeceği beyan eder. Yine de şiir ilahî mesajı yayan peygamberlere değil, insanlara mahsus bir san’attir.

    Şiir kelimesinin köküne, iştikakına inersek, buraya kadar söylediklerimizi yalanlamış gibi oluruz. Şiir “bilmek”, dahası “sezişle bilmek” demek; bu durumda şair de “bilgili”, “sezişli” demek oluyor. Şiirin bu anlamda şuurla, bilinçle bağlantısını kolaylıkla kurabiliriz.

    Biraz önce büyük lirik şairimiz Fuzulî’nin görüşlerini paylaştık. Fuzulî bunu söylemekle beraber, ilimsiz şiirin temelsiz duvara benzeyeceğini belirtir, bu yüzden değeri yoktur. Şairin gerçek şiire ulaşması için akıl ve nakil ilimleriyle donanması şarttır. Bilgiyle, ilimle yüklenen şair yine de ilahî ilhama muhtaçtır. Fuzulî’nin de çoğu büyük şairler gibi ilimle başı hoş değildir aslında:

    İlm kesbiyle pâye-i rifat
    Arzu-i muhal imiş ancak
    Aşk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak

    (İlim elde ederek yüksek dereceye ulaşmak imkânsız bir arzu imiş, aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir dedikodu imiş ancak!)

     

    Biz şair değiliz, tariflerle meşgulüz. Fakat müşkil bir mevkideyiz, tarifi çok zor bir şeyi açıklamaya çalışıyoruz.

    Bazı şairler yaptıkları işi tarif etmek ihtiyacını hissetmişlerdir. İşte bunlardan biri, sağlığında şairliği önde görünen, fakat vefatından sonra romancılığı ile ve edebiyat teorisyenliği daha fazla tanınan Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun tarifi şu:

    “Bu belki âni bir cehtle kendini bulan ruhun, insandaki ezelî hakikatle temasından doğan bir konuşmadır; belki güzellik dediğimiz idealle bir lâhza başbaşa kalmanın verdiği mestîdir. Bu mânada denilebilir ki, şiir ve alelumum sanat, ferdin en mutlak ve hür sûrette kendini idrak ettiği zirvedir.”

    Tanpınar’dan söz açıp da onun üstadından, Yahya Kemal’den bahsetmemek olmaz.

    Edirne’deyiz ya, şiir gibi bir yerde…Şiir gibi yer, bizde estetik hisleri ayaklandırır, bediî heyecanlar uyandırır. Böyle yerlerde ne olursak olalım bir an şair olacağımız gelir, şiir söyleme hissi, ürpertisi kuşatır bizi. Peki şiir sırf böyle hislerden, heyecanlardan doğan bir şey midir? Bu soruya tamamen “hayır” diyemeyiz, fakat şiirin kaynağı sadece böyle hisler, heyecanlar olmamalıdır.

    İşte Yahya Kemal söylüyor:

    “Şair doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. Şairin şair olarak doğduğuna dair eski bir itikad vardır ki doğrudur; hiçbir edebî terbiyeye muhtac olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir.” “Her san’atta olduğu gibi şiir sanatına da vukuf doğuşta olmaz. Ya bir aşk veya bir ideal, bir şairin inkişaf etmesine, hissini ifade etmek için dilinde bir kudret aramasına vesile olabilir.”

    Her tarif kafamızı karıştırıyor değil mi? Bu kaçınılmaz, çünkü kolay bir iş yapmıyoruz, şiiri konuşuyoruz!

    Her sanat eseri gibi şiir de bize tesir eder. Hissiyat uyandırır, düşünce doğurur, haz verir. Dil zevki en yüksek şiirden alınır. Peki şiirin tesiri anlamıyla, açıklığı ile mi olur bu?

    Buna en açık şekilde itirazı 20. yüzyılımızın en büyük şairlerinden Ahmet Hâşim yapmıştır. “Şiirde mâna ve vuzuh”, onun Piyale isimli şiir kitabının mukaddemesidir, önsözüdür.

    Bu önsöz, “Bir günün sonunda arzu” şiirine yapılan itirazlar üzerine yazılmıştır. Şair bu akşam vakti şiirini, “Göllerde bu dem bir kamış olsam” mısraı ile bitirir ki, en çok bu mısra tartışılmıştır.

    Şair bize bir akşam tasviri yapar, fakat bu bilindik bir tasvir değildir. Güllerden, fecirden, güneşten, kamıştan, altın kulelerden, âlemlerimizden sefer eyleyen kuşlardan, suya akseden sırma kemerden, tılsımlı (büyülü) bir yay olan semadan söz eder ve akşam kelimesini bir büyü oluşturacak şekilde tekrarlar:

    Akşam yine akşam, yine akşam, yine akşam, yine akşam…

    Şöyle söyler Haşim:

    “Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere, vücut bulmuş mûsıki ile söz arasında, sözden ziyade mûsıkiye yakın, mutavassıt bir lisandır.”

    “Mâna araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihrengiz sesi telâfiye kâfimidir?”

    San’atı kendisiyle açıklayan bu görüşler şüphesiz kendi gerçekliği üzerinden konuşuyor. Fakat gayesi kendi olan bir sanat nereye kadar bizi kucaklar? Tamamen faydasız san’attan söz etmek ne kadar doğrudur?

    Şüphesiz sanat da faydasız değildir, gayeden yoksun olamaz. Sanatın, güzelin, insan ruhu, hissiyatı ve aklı üzerindeki tesirini yüce gayeler için harekete geçirmek tamamen vazgeçilebilecek bir şey değildir. Tebliğ, daha hafifi telkin, tamamen sadet dışında bırakılabilir mi? (Bu arada şiirin telkini, tebliği aşacak şekilde, propaganda maksatlı kullanıldığını da hatırdan çıkarmayalım.)

    Nitekim, bildiğimiz önem verdiğimiz nice şair var ki, sanatla ülkü, ideal arasında güçlü bir bağ kurmuşlardır. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Necip Fâzıl, Nazım Hikmet…Bu isimler Haşimle, Tanpınar’la aynı devirde yaşamış ve her biri düşüncelerini, ideallerini şiir diliyle ifade etmeyi tercih etmişlerdir. Bunun dönemle ilgili bazı zaruretlerle alâkasını kurma konusunda Mehmed Âkif bize yardımcı olabilir. Şiirini imanı, ideali, vatanı, milleti için bilmiş olan Âkif, büyük şiir kudretini bu uğurda harekete geçirmiştir. Günlük olaylardan, tarihe mal olacak mühim vak’alara kadar birçok konuyu nazım şeklinde ifade etmek yolunu seçmiştir.

    İçinde bulunulan kötü durumdan kurtulmak, halis şiir gibi halis bir insanlık onun şiarı olmuştur. Fakat bir zaman gelmiştir ki, şairin hayatın içinden konuşması anlamını yitirmiştir. İşte Gece, Hicran, Secde gibi şiirleri böyle bir dönemin mahsulüdür. Bu durum Âkif’in yakınında bulunanlar tarafından da fark edilmiş ve vadiyi değiştirdiği, tarzının dışına çıktığı ifade edilmiştir. Âkif, buna karşılık, asıl vadisinin bu olduğunu, milletinin, vatanının içinde bulunduğu durumdan ötürü telkinci, tebliğci şiirler yazdığını ifade etmiştir. Hatta onun “gül devrinde yaşasaydım, bülbül olurdum” dediği söylenir.*

    Şiirimizin Tanzimat sonrası çok fazla vatan, millet, insaniyet vb. kavramlar üzerinden konuşması şiirin özünün kaybolmasına yol açmıştır. Şiirin asıl yatağına dönmesi konusunda Ahmet Hâşim gibi şairlerimizin ortaya koydukları tavır önemlidir. Şiiri içe, benimize döndürmek, halis şiirin kaynaklarını hatırlamak da bu raddede bir vazife haline gelmiştir.

    Söndürün lâmbaları uzaklara gideyim

    Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim!

    Hâşim’le en zıt noktada bulunan, “sözüm odun gibi olsun doğru olsun tek” diyen Mehmed Âkif dahi an gelir ruhunun vahyini duymaktan söz eder. Çanakkale Şehidleri’ne şiirinin yüz yıldır eksilmeyen tesirini bu duyuşa bağlamak yanlış olmaz.

    Sözün burasında gerçek şiirin sırrına nüfuz etmenin hiç de kolay olmadığını söylemek durumundayız. Şiir sözü kanatlandırır, hissi derinleştirir, düşünceyi zenginleştirir. Şairlerin insan olma keyfiyetimizi yükselten hikmetler hâlinde zihinlerimize yerleşen sözleri ümitlerimizi besler. Fakat şiir artık hayatımızda eskisi kadar yer tutmuyor. Son yıllarda içinde yuvarlandığımız sığlığın, basitliğin, bayağılığın, eski tabirle iptizalin sebeplerinden biri budur. Artık şiirden konuşmuyoruz, şiiri konuşmuyoruz, şiir okumuyoruz, şiirin dünyasının dışında kaldığımız için ufkumuz daralıyor, hissimiz köreliyor, insanlığımız eksiliyor.

    Burada şiirin de alanını daralttığını hatırlamamız gerekiyor. Vezni, kafiyeyi, âhengi, mûsıkîyi bir kenara bıraktı. Bunlar gerekli miydi? Anlam tek kişinin şifresine çevrilmeli miydi? Şiirin bu kadar kişileşmesi icab eder miydi? Bu sorulara cevap vermek mevkiinde değilim. Sadece gözlemlerimi paylaşıyorum. Şairler, artık eskisi kadar topluma mal olamıyorlar; kusur onlarda mı, halkda mı?

    Halk zevkinin de şiirden uzaklaştığı görülebiliyor. Hiç bir devirde, halkın paylaştığı müzik, edebiyat, şiir, sanat zamanımızdaki kadar basitleşmedi, sığlaşmadı. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, seçkinler de kitle kültürüne kapıldı, yüksek sanatı idrakten, ince zevkleri tefrikten uzaklaştı. Cevherin kadrini bilen sarraf kalmadı. “Kitle kültürü” dediğimiz deniz ise, en büyük okyanustan bile büyük, fakat derinliği birkaç santimden ibaret!

    Edirne’de, bu kâh heyecan, kâh sükûn telkin eden şiir gibi yerde, bu hususlar üzerinde tefekküre ihtiyacımız var.

    Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
    Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

    Şair için yanan gönül ateşidir, başka bir şey değil, kapısını açan sabah rüzgârıdır gayrisi değil!

    Şiirli günler dileği ile…

    Yorum Yap