Bugün Ağustos’un on yedisi. Sabahın ilk ışıklarının odamı aydınlatmasını beklerken, gri bulutların ardında saklı yağmur geleceğin habercisiydi. Karamsar bir gün gibi görünüyordu. Ah, of, pof çekmelerimden sonra ince yorganı üstümden sıyırıp, anca kalkabilmiştim yatağımdan. Biraz daha yatsam mı, düşüncesi bir yandan beni yatağa iterken, diğer yandan soğuk suyun yüzüme temas etmesi kendime gelmemi sağlıyordu. Üstelik kahvaltıya da arkadaşlar gelecekti uyumak olmazdı…

Meryem MURAT Yazdı..

Biraz sonra aşağıya indim. Kızlar gelmiş, kahvaltıya geçmişlerdi bile. Selamlaşma faslından sonra bende masaya oturdum. Muhabbet koyu ve derindi…

Bugün 17 Ağustos. Bugün 20 yıl önce Türkiye’nin Marmara muhitinde 8 şiddetinde bir zelzele kendini göstermiş, sayısı bile tam bilinmemekle birlikte çoğu insan yaşamını yitirmişti. Masadakiler bu elem verici hadise hakkında bildiklerini birbiriyle paylaşırken, midemden kalbime doğru bir karıncalanmanın başladığını, hüznün hemen her uzvumu sarmalayıp beni içine çektiğini fark ettim. Zar zor duruyordum. Kalksam ayıp olacak, kalmasam biraz sonra olacakları hayal etmeye başlamıştım. Biraz daha sabret, İç sesine aldırış etme! telkinleri veriyordum kendime ve çayımı yudumlamaya devam ediyordum. Konuşulanları duyamamak için ara ara dışarıya bakıyordum. İşte tam o sırada bugün bana arkadaşlık eden yeni bir misafir imdadıma yetişi verdi.

Pencere ardından biri göz kırpıyor, bulunduğu yeri terk et diyordu. Birkaç dakika sonra bir bahaneyle yukarıya çıktım. Yatağımın üstünde duran mavi kaplı defterim ve yanındaki mavi kalem heyecanla beni bekliyorlardı. Bu iki dostumu daha fazla bekletmek doğru olmazdı. Nede olsa zor günlerimin bekçileriydi onlar…

Biraz evvel bana göz kırpıp, yukarıya gelmemi isteyen bugünün misafiri, bu sefer odamın penceresini tık tıklamaya başladı. Perdeyi çekip pencereyi açtım ve başladım seyretmeye. Bu gelen yabancı değildi aslında. Yılın belli vakitlerinde yaşamımızda bize eşlik eden doğanın bir parçasıydı. Bu gelen “yağmur” adındaki rahmetti. Eşsiz, benzeri olmayan manzarayı izleyeyim derken, derinlere dalmıştım. Dili yoktu yağmurun sanırdım lâkin dilsiz bile o kadar çok şey anlatıyordu ki bana… Her bir parçası birbirinden güzeldi. Her biri farklı bir şeyler mırıldanıyor; bazıları gülüyor, bazıları selam veriyor, bazıları göz kırpıyor, bazıları pas vermeden geçiyordu.

Pas vermeden geçenlere takıldım nedense. Onlara yakınlaşmam ve suâlime cevap bulabilmem için elimi pencereden dışarıya uzattım. Birkaç saniye geçmeden avucum rahmet tanecikleriyle dolmuştu. Üstelik hepsi gülümseyen cinstendi ama benim aklım bir kelâm etmeden gelip-gidenlerde kalmıştı. Ardından sükûnetle gözlerimi yağmura dikerek, bana neyi öğreteceğini tecessüs içinde beklemeye koyuldum.

Yağmur, önce gözlerimi kapatmamı ve sessizce kulak vermemi istedi. Tamam diyerek denileni yaptım. Pencereye konan her yağmur tanesi kendi içinde bir müzik oluşturuyor ve içimdeki kelebekleri harekete geçirmeyi beceriyorlardı. Heyecanlandım, sabredemedim ve gözümü açtım. İtiraz etti yağmur. Yeni başladık, şarkı bitene kadar gözlerini açmak yok dedi. Bunu derken de sesi gürleşiyordu. Biraz ürktüm ve vücudumun ıslandığını aldırış etmeden, tekrar gözlerimi yumarak kendimi yağmurun kollarına bıraktım. Nihayet kulak verebildim o sese…

Olumsuz düşünceler gene rahat durmuyor, beynimi arı kovanına dönüştürmeye devam ediyorlardı. Aldırış etmemek için dikkatimi o sese veriyordum. Arada bir korku filmlerini aratmayan “güm” sesiyle yüreğim hopluyordu. Ne olursa olsun söz vermiştim yağmura gözlerimi açmayacaktım.  Müzik gittikçe derinleşiyor ve ruhumun bedenimden adeta sıyrıldığını hissettiriyordu bana. Başarıyordu… Çünkü korku olarak adlandırdığım göğün gürlemesi bile birkaç dakika sonra normal gelmiş, hatta tebessüm et! çekiyorum diyen şimşeklere poz vermeye başlamıştım. (:

Son dönemde öğrenciliğimi boşladığımı düşünen Tabiat, bugün benimle öğretmencilik oynamaya karar vermişti… Yağmur ve arkadaşları semadan inmeden önce yeryüzünü müşahede eder, kimin derdine deva gerekliyse ilk ona giderlermiş. Bugün sıra belli ki bendeydi.

Yağmur konuşuyor:

Evet, dün gece gökte asılı duran aya sığındığını ve çok uzaklarda parlayan birkaç yıldızdan medet umduğunu gördüm. Geçen de gözlerinde görmüştüm kendimi. Kirpiklerinin gölgesi vuruyordu üzerimize…

Unutma!  Yüreğine akmış olmasa da Dicle veya Fırat, haykırmadan duyulmaz sevda şarkısı. Bu yüzden bugün, terennüm eden meltemleri peşime takıp musallat oldum sana. Bilesin ki tefekküre dalıp, bu müstesna sesle kaybolmuş tebessümüne kavuşmanı istedim. Bugün senin için taş ve toprakla bütünleşen bu misafir, her ahını, her sitemini silmek için görevli. Ne çare demeyi bir köşeye bırakıp, her damlanın bir şey fısıldadığını unutmadan gizlediğin şarkını söyle.

Henüz bitmedi. Tarifsiz güzel bir toprak kokusu bırakıyorum ardımdan. Ruhunu doyurması için besteler dolusu şarkılar sıkıştırdım arasına. Bu toprak kokusunu içine göm. Çünkü damıtılıp şişelerde muhafaza edilmeyen bu koku, yaşama arzusu verir ve nefes aldığını hissettirir sana…

Gerçekten de yoğun bir toprak kokusu sarmıştı dört bir yanımı. Bu kokular, kutsal kitaplarda anlatılan cennet tasvirlerini bir anlıkta olsa yüreğimin ortasında oturtmuş, saadeti bağışlamıştı. Bu koku nasıl sevilmez ki, kokuyu veren çok sevildiği gibi… Beni özlem duyduğum rengârenk dünyalara götüren yağmur, gözümü açtığımda vazifesini bitirmiş ve sessizce başka diyarlara misafirliğe gitmişti.

Başımı son kez gökyüzüne çevirerek şöyle seslendim rahmet dolu misafire; yağmur kardeş, arkadaşlarını topla arar ara gene gel. Gel ki sevda şarkıları söyleyelim. Buluşma yerimiz ise pencere kenarı olsun…

17.08.2019/Cumartesi, Bursa-Dobruca

Önceki Haber

Vasko Giçevski: “Osmanlı dönemini çalışma arzum bir şarkıyla ortaya çıktı”

Sonraki Haber

Kuzey Makedonya’da emeklilik yaşının düşürülmesi gündemde