• BUGÜN 16/31
  • Mevlid Şerbeti Kokusunda Hayaller

    November 21, 2018 | 15:23

    12 Rebiü’l-evvel Mevlid Kandili. Dul kalmış, doğum sancılarında bir adaşımızı evimizde, gönlümüzde karşıladık mı? Başımızı ondan çevirdik mi yoksa? Alemin yaratılmasına sebep, en güzel ahlaklı insan, Allah’ın son peygamberi, peygamberlerin tacı dünyaya teşrif etti o gece. O gece, çocukluğumuzdan beri, hayalimizde putperest bir Mekke havasına, hiç tanımadığımız Kureyş kabilesine, canlı kız çocuklarını gömerek öldürenlere korkuyla yaklaşıp, o yıldızlı gecenin mübarek saatini bekliyoruz… Kabe duvarlarına asılı kasideler, methedilen kabile büyükleri, hayatlarını zevk ü safa ile geçiren zengin ve acımasız putperestler… Köle sahibi bunlar, kölelerine şiddet uyguluyorlar.

    Öte yandan, iyi bir ailenin kızı küçük yaşta evlenmiş, adı benim gibi, Amina, eşi de ölmüş, Abdullah, kimi kimsesi yok… işte bu gece bebeğini dünyaya getirecek. Biliyoruz bu rivayetleri, elli yıldır, Mevlid Kandilinde, hayalimizde Peygamberimizin doğumunu canlandırıyoruz. Karanlık içinden bir mucizeyle aydınlığın doğmasını bekliyoruz… Çocukluğumuzda bu aydınlık, hediye alacağımız bir kitaptan (veya oyuncak arabadan), gençliğimizde okulda bir başarıdan, daha sonra belki birinin ilgisinden, daha da sonra… barışın kendiliğinden gelemeyeceğini bildiğim için, malum, askeri müdahale gibi şeyleri hayal edemeyiz hani, etrafımdaki mağdur insanların ölmeyeceği, huzurlu bir gün dileğimden ibaretti… Bir mutluluk, bir aydınlık bekleyişi.
    Yıldızlı gecede Kabe’mizin secdeye kapanmasını heyecanla bekliyorduk. Mutluluktan ayağa kalkarak “Merhaba” faslını okumayı. Hoş geldin evimize, şehrimize, dünyamıza. Hoş geldin En Sevgili. Gül goncası gibi yeni doğmuş bebeğin dudaklarını, o sırada getirdiği şehadetini hayallerimizde canlanıyorduk. Akabinde, hurilerin genç anneye getirdiği cennet şerbetini düşünürken, Mevlid şerbetini içiyorduk. Ev karanfil, tarçın kokuyordu.

    Kadınlar elleriyle birbirlerine dokunarak salavat okuyorlardı. Biz de… Daha sonra, hep aynı dikkatle, hep aynı heyecanla Peygamberimizin hayatını zikrediyorduk… Amine’nin vefatı, altı yaşındaki çocuğun yapayalnız kalma üzüntüsünü hissetmeye çalışıyorduk. Dedesi Abdülmuttalip’in, amcası Ebu Talip’in yanında büyümesini…

    Sonra, Hatice Hazretlerine hayran oluyordum: o zamanlarda başarılı bir iş kadını. Güzel miydi? Filmlerde görüyoruz, bu zengin kadınlar fakirlerle hiç evlenmez! İşte, Mü’minlerin annesi o yüzden özel! Bizim Muhammed (sav), dürüst, fakat öksüz ve yetim. Evliliği, kızlarının dünyaya gelişi… Bu sefer hayallerimizde bizim arkadaşımız Fatıma oluyordu. Keşke onunla oynayabilseydik… Hazreti Peygamber’in Hira Tepesi’ne gidişini, inzivaya çekilişini hayal ediyorduk. İlk ‘Oku’ emri! O’na ve bize gelen emir. Hatice ve Ali Hazretlerinin İslamiyet’i kabul edişi. Artık Peygamberimizin yanında iki kişi var… Ve tekrar zor zamanlar, putperestler tarafından gelen tehditler, işkenceler, azarlamalar…

    Sahabelerin Habeşistan’a hicreti. Hristiyan olan Habeş Hükümdarının desteği. Demek, Tek Tanrı’ya inananlarla sorunumuz yok, sadece putperestlerle ve inançsızlarla. Yıllar sonra her inancın da, her putperestliğin de, her inançsızlığın da aynı olmadığını anlayacağım. Ve din adına, Allah adına herhangi bir zulüm yapılmaz olduğunu, insanlar zulümleri, şiddeti – ismini ne koyarsa koysunlar – birer put adına yaptıklarını anladım. Bazen bir dinin arkasına, bazen bir ideoloji, bazen de insan hakları arkasına saklanırlar, ancak ister bireysel ister toplumsal olsun, her zulmün, her şiddetin ardında bir put, bir firavun var.

    Bir de Hicret, Medine’deki Ensarlar. Bu sefer hep Ensarlar’dan olmayı istiyordum. Hani, Peygamberimizin devesi bizim bahçede dursa… bizde kalsa…
    Torunları Hasan ile Hüseyin’e odaklanıyorum. Sevimli torunları. Edepli çocuklar. Nasıl olmasın, babaları Ali, anneleri Fatıma. Dedeleri Adem oğullarının en mübarek olanı.

    Veda Hac Hutbesi, vefatı, Fatıma Hazretlerinin vefatı. Ağlıyorum… ‘Muhammed sadece Peygamber’dir’… Benim, senin gibi insan. İnsanca yaşamayı öğretmeye gelmiş.

    Mevlidler, Mevlid Kandilleri hep süslemeye, sevinçli olmama sebep oluyordu. Hatta en güzel dostlukların sebebi: Yıllar önce Bursa’da gerçekleşmiş bir Mevlid Sempozyumunda hayatımın önemli insanlarıyla karşılaştım: Prof. Dr. Bilal Kemikli, Doç. Dr. Mustafa Tatçı, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Prof. Dr. Ümit Meriç aralarından bazıları. Peygamberimizin bana özel hediyesi bu dostluklar. Bir Mevlid hediyesi. Mevlid şerbeti kokusunda, Mevlid şekeri tadında.

    Şükrediyorum, biz fakirlere En Sevdiğini gönderdiği için. Şükrediyorum onu sevenlerle birleştirdiği için. Her sene, her Mevlid Kandili’inde yeni doğum sancıları, yeni heyecanlar, yeni gözyaşları ve beklentiler… Her sene yeni bir şekilde, fakat aynı aşk ve heyecanla: Hoş geldin, Ey Peygamberlerin Tacı diyorum… Hatice olmak, Fatıma olmak, Ali olmak fırsatıyla, Negus olmak, Ebu Bekir, Hamza olmak, Ensar olmak fırsatıyla. Şükür. Hayatını bir daha gözümüzün önüne getiriyor. Her sene bana yeni bir Mevlid hediyesi getiriyor, Mevlid şekeri tadında, Mevlid şerbeti kokusunda.

    Yorum Yap