• BUGÜN 16/31
  • İsimler ve Suretler

    September 26, 2019 | 00:42

    Varlık üzerine az çok düşünen bizler, zamanın getirdiği şartların etkisiyle sahip olduğumuz bazı temel görüşlerin hızlı bir şekilde değiştiklerine şahit oluyoruz. Zemini kaygan fikir ve düşünce yapısı en küçük bir sarsıntıda yeniden şekillenir. Bu sarsıntılar ne kadar sık olursa, sorgulama ve arayış mevsimleri o kadar uzun sürer. Bunun etkisiyle de inşa ettiğimiz düşünce ve fikir hanemiz, hakiki bir fakirhaneye dönüşür. Dolayısıyla belki de en güzeli bir çileye talip olmak; o çilenin sonucunda tam bir doygunlukla sahip olmak tüm fikir, düşünce ve görüş dünyasına. Zira Necip Fazıl bu fikir çilesine boşuna “azap” dememiş. Biz kendi çapımızda yine kendimizce bu azabın talibi olmalıyız. Yoksa ömrümüz virane tamiriyle geçer.

    Çoğu zaman farkında olmasak da, çevremizde isimleri anlamsızlaştırma, suretleri kişiliksizleştirme, kişileri suretsizleştirme ve indirgeme; en mühim olanı ise bunların değiştirilmesine sessiz kalma ve çoğu zaman buna katılma ve hatta savunucusu olma vs. gibi eylemler öyle bir hız aldı ki, başımızı döndüreceğinden endişe duyar olduk. Bu yüzden çoğu zaman günlük meşguliyetlerimize gömülüyoruz. Gelgelelim bunun hemen ertesinde düşünce ve fikir dünyamızın ağır bir gribe yakalandığını acı bir teslimiyetle müşahede ediyoruz. İlacı doktordan almak yerine, kendimizi komşunun alternatif tıbbının karmaşık laboratuvarına teslim ediyoruz: ‘Hapı yuttuk’ deyimi somut bir anlama bürünüyor. Bu nedenle sahip olduğumuz fikir ve düşünce yapısını muhafaza ya da inşa etmek üzere kendimizce bir tefekkür yolculuğuna çıkmalıyız. İşe felsefe ile başlanabilir mesela. Felsefe denilince bizim insanda hep bir ‘temkin’ izlenimi görülür. Kim bilir; bir milletin düşünce yapısını elinden almanın, zihnine bazı keskin ve sarsılmaz nesneleri yerleştirmenin ve “sen bunlarla daha çok sen olursun, gerisini boşver” demenin; kısacası düşünme eyleminin faydadan çok zarar getirdiğine inandırmanın bir diğer anlamıdır belki de bu ‘temkin’ meselesi. Zira etrafında olup biteni en az sorgulayan, dayatmalara en az ayak direyen, okumadan en çok inanan biz değil miydik?

    Bunları birkaç örnekle açmak icap ederse, isim değişikliğiyle gündeme gelmiş çiçeği burnunda bir ülke olan Makedonya en bariz olanı. İyi düşünelim, ismi milattan öncesine dayanan bir ülke söz konusu. Geleneği olan bir isim. Birçok egemenlik altına girmiş, kimi zaman vilayetlerin adıyla zikredilmiş, fakat “Makedonya” ismi belge kayıtlarında kesintisiz süregelmiş. Derken insanlık tarihinin iki ayıbı olan Birinci ve İkinci Dünya savaşlarındaki medcezir çalkantılarından hatırı sayılır derecede nasibini almıştır. Kimi gözü açıklar çıkıp yedi düvele meydan okumuş Devlet-i Âliyye’den arda kalan bu sahipsiz topraklar üzerinde dilediklerince at koşturmuş, akıllarınca kaşık çalmış ve keyiflerince çizdikleri sınırlar üzerinde egemenlik kurmuşlar. Bu çizgiler kasvetli sisin dağılmasıyla görünür olmuş, ama iş işten geçmişti artık. İsmine pek dokunulmamıştı Makedonya’nın. Ne var ki, barındırdığı azınlıkları bir yap-boz tahtası üzerinde döndürüp durmuşlar.

    Kendi bağımsızlığını yaklaşık otuz sene önce almış olan bu mozaik ülkenin, isminin tam manasıyla kullanılması bazı kişilerce uygun görülmedi. Şunun eskisi bunun yenisi derken bugünlere dek gelindi. Yine de parantez içindeki hüviyeti (Eski Yugoslavya Cumhuriyeti) bir yana her zaman tek isim kullanıldı: “Makedonya.” Ta ki Avrupa medeniyetinin temelinin dayandığı, uygarlığın beşiği sayılan Yunan’ın yıllardır dayattığı isim meselesinin kendince zaferle sonuçlanmasına kadar. Neden? Çünkü Makedonya çok eski bir devlet ve sınırları Ege denizine kadar uzanmaktaydı. “Makedonya” adıyla Avrupa’ya kabul edilecek olsa, vaktiyle haksızlıkla el koydukları Ege kıyılarına varan toprakların ellerinden kayıp gideceğini bilirdi Yunanlılar. Bu nedenle ülkenin tek isimle Avrupa’ya kabulünün yoluna hep taş konuldu. Psikolojik bir yıldırmaydı söz konusu. Ve nihayet istediklerini aldılar, koca bir devlet “Kuzey”e hapsedildi. Kısacası Yunan’ın fendi İskender’i yendi: Yeni adımız artık “Kuzey Makedonya.”

    Burada asıl vurgulamak istediğim husus, bizim bu gibi değişiklikleri olduğu gibi sorgulamadan kabul etmiş olmamızdır. Sanki çevremizdeki hıza ayak uydurmazsak çağın dışında kalacakmışız endişesi var. Meselenin siyasi boyutu ayrı bir şey, sözümüz yok. Ne var ki, burada yaşayan sade bir vatandaşın ya da bir aydının dünden razıymış gibi “Kuzey Makedonya” adını kullanması, hatta bunu övünürcesine yapması pek de akıl kârı olmasa gerek. Hani biraz temkin, tedbir, durup düşünme olsa ne güzel olurdu. Ya da ne denir, biraz alışma süreci tanısaydık kendimize. Biraz direnseydik meselâ: “Tamam, parlamentoda kabul edildi ama biz halk olarak sizin amacınızın farkındayız ve ‘Makedonya’ adını kuzeysiz, güneysiz (en azından bir müddet) kullanmaya devam edeceğiz, buna da karışamazsınız” diyebilseydik. Olmadı. Bu ne yazık ki bir kayıtsızlığın belirtisi. Bu bizim bazı isimleri suretsizleştirme ve buna benzer eylemler karşısında kayda değer bir duruşumuzun olmaması demek aynı zamanda. Araştırmalarımızın, okumalarımızın, sahip olduğumuz görüşlerin, fikirlerin ve birikimlerin zemininin ne de çok fay hatlarıyla dolu olduğunun en açık göstergesidir. Çilesiz benimsenmiş fikirlerin kaderinin kaçınılmaz neticesine bir boyun eğmedir bu. Oysaki bunun yıllardır bir dayatma olduğu biliniyordu. Unutuldu gitti. Velhasıl Avrupa hülyalarımız sahip olduğumuz bazı değerlerin itibarsızlaştırılmasına vesile olacaksa ve bir kimliksizleştirmeye mahal verecekse, bu hülyaları bir gözden geçirelim derim.

    Yukarıda Makedonya’daki azınlıklarla ilgili bir yap-boz tahtasına değinmiştim. Bu öyle bir şey ki, Balkan savaşlarında ve malum iki savaşın hemen ertesinde kurulan soyut bir idam sehpasıyla eşdeğer. Yani, envai çeşit hile ile çökerttikleri Osmanlı’yı hatırlatacak Türk-Müslüman namına ne varsa kökten bir yok etmeye girişildi. Göçe zorlama, direnenleri yıldırma hatta faili meçhullere maruz bırakma, göç yollarında ölüm oyunlarıyla aşağılama, ırza geçme ve akla hayale sığmaz daha nice insanlık dışı muamele çeşitleriyle bir millete yaşatılacak en sefil hali yaşatmışlardı. Geriye kalanlar üzerinde isimsizleştirme adına yapılacak nice uygulama ile psikolojik baskılar hiç elden bırakılmadı. Bunların belki de en küçüğü ama en etkilisi, soyadları üzerinde oynamaktı. Hiç şüphesiz bugün yaşayan tüm etnik azınlık ve çoğunluklar, uygulanan bu ‘soyadı’ itibarsızlaştırmasından mustarip: …ov, …ova, …ovski, …ovska.

    Bu uygulama, asimilasyon başta olmak üzere Slav dünyasının bu etnik unsurları kendilerinden bir parçaymış gibi göstermek amacına hizmet etmişti. Kendilerinden biriymiş gibi göstermeye çalıştıkları etnik unsurları yıllardır dışlamış olmaları ise, gerçekten üzerinde durulması gereken bir husus. Nasıl olur da, bir ev eşyası o eve uyacak şekilde tasarlandıktan sonra evin dışında bir yere bırakılıp orada yıpranmasına terk edilir? Buna benzer başka örnekler de vardır şüphesiz. Makedonya’nın kuzey ve batı kısımlarındaki etnik unsurların çoğu bu meselenin farkında. Buna göre de haklarını usulen ve suhulen almaktalar. Ne var ki, ülkenin doğusunda bulunan Türkler için aynı şey söz konusu değil. Burada hem konuyu daha özet bir çerçeve içinde mütalaa etmek hem de bu bölgede bir farkındalık yaratmak üzere soyadı meselesine kısaca eğilmek icap ediyor.

    Doğu Makedonya Türkleri, özellikle malum savaşlardan sonra geride kalanlar sistemle uyum içinde olmaya çaba sarf etmişlerdir. Kaldı ki sistem hakkında görüş bildirecek biri çok nadir olmuştur, çünkü tarımcılık ve hayvancılık ana geçim kaynağı olduğu için dünya ile bağlantı yok denecek kadar azalmıştır. Bugün eğitim seviyesi biraz da olsa hareketlendiği için, kimi önemli hususlar hakkında görüşler şekillenmektedir. Bu umut verici bir gelişme. Fakat soyadı konusu hâlâ epey uzaklarda kalmaktadır. Geleneksel bir kimliğin manevi bağlarıyla ayakta kalmaya çalışan Doğu Makedonya Türkleri, bu kimliğin ayaklarını sabitleyeceği yapı taşlarını iyi tanıması ve bilmesi gerekir ki, gelecekte buradaki Türklerden söz edebilelim. Bunun için de evvela bir zamanlar soyadına uygulanan yaptırımların farkında olması gerekiyor. Farkında olmalı ki, geçmişinde kimliğine kastedilen eylemlere bugün en medeni bir şekilde cevap verebilsin. Bilmeli ki, uygulanmış olan bu eylemin neticesinde yüzyıllar geçse de soyadındaki “ov” ve “ova”lar, “ovski” ve “ovska”lar hiç peşini bırakmayacaktı. Her ne kadar ben Türküm, Yörüğüm dese de soyadını her kullandığında bilinçaltına sokuşturulmuş olan ‘Slav’ etkisi hep orada hissedilecekti. Ta ki birkaç duyarlı yerel Türk siyasetçinin çabaları sonucu anayasanın sağladığı ‘soyadı’ serbestisiyle soyadındaki malum “ov/a”yı atıncaya kadar. Zira yine bilmeli ki, yaşanmış olan tüm acıların küçük bir özetidir bu “ov/a” meselesi.

    Soyadındaki “ov”u bazı platformlarda geçici olarak kaldırabiliriz, örneğin: Ahmedov’u kolayca Ahmet yapabiliriz. Bu bir cilalamadır. Kimi indirgemelerden uzak kalmaya çalışmaktır. Sonu belli bir yarışa gönüllü olarak katılmaktır. Ne var ki, zorunlu gidilen nüfus dairesindeki memurun “Ahmedov” ya da “Ahmedova” diye çağırarak Slav çeşnisi taşıyan “ov/a”yı vurgulaması, tüm çabaları buhara çevirmektedir.

    Hülasa, isim eşyanın ilk tanımlanması. Onu suretsizleştirmek o eşyayı başka tanımlara açmak demektir. Bir devlet üzerinde yapılan isim itibarsızlaştırması o devletin birçok isminin ve tanımının olduğu-olacağı manasına gelir. Tıpkı bir milletin soyadına uygulanan itibarsızlaştırma o milletin suretsizleştirilmesine zemin hazırladığı gibi. Soyadı oyununun akıllıca bir eylem olduğu tartışılamayacak kadar ortada. Çünkü bu, bir milleti sahip olduğu kimlik taşlarından (din, dil, milliyet, ırk, adet, gelenek, görenek vs.) yavaşça koparmanın ve asimile etmenin en etkili yöntemlerindendir. Bunu bilinçsiz bir örtbas ile görmezden gelmeye çalışmak sadece günü kurtarır, fakat büyük ideallere açılan kapılardan geçmeyi sağlayacak cesareti yavaşça tüketir.

    Yorum Yap