• BUGÜN 16/31
  • Gerçek Mü’min Bedevi Olmaz, Olsa da Yakışmaz

    February 19, 2018 | 15:04

    Başlığın mahiyetini anlatayım: Madem ata sözleri var, ben de bu haksızlığı düzeltmek amacıyla, gender modasına uyarak ana sözleri türetmeye başladım. Pek de anaç bir kadın olmadığıma göre, bacı sözü olur, abla sözü, hatta karı sözüne katlanıyorum, ne bileyim. Neyse, başlıktan bir adım ötesine gideyim, açıklamasına. Nerden başlayayım ki kimse alınmasın? Ha, buldum ipin ucunu, çocukluğumdan. O zaman bana İslamiyet’i öğretirken, onun sadece ibadetlerden ibaret olmadığını açıkladılar. Yani, İslamiyet bir bütündür: inanç yazılı, ibadetler sözlü imtihan gibi, bir de ihsan,  edeb, islami ahlak – nasıl isterseniz anlayın, derslere devamlılık gibi bir şeydi. Üçü bir arada olmadan, sınıfı geçemezsin. Pek zeki olmadığımı da söyleyebilirsiniz, her şeyi sadece okul kavramlarıyla algılıyordum. Efendim, sözlü de kolay, yazılı da kolay (arada bir kopya çekebilirsin, kopya çekmeyi bilirsen eğer), mesele devamlılıkta. Davranış notlarında, ahlakta, karşındakine yaptıklarında. Bu şekilde yazılının da sözlünün de doğru bildiğini, doğru yaptığını ispatlatırsın. İşte orda çok fazla kural var. Matematik, fen, ana dilin kuralları bir araya gelince, onlardan on kat fazla. İslamiyet seni medenileştiriyor. İlk gelen emrin ‘Oku’ olduğunu biliyorsun, değil mi? Oku demek, yanindaki arkadaşın halini oku, bil, gerektiğinde yardım elini uzat. Oku demek, herkesin senin kadar değerli olduğunu bileceksin, saygı göstereceksin. Oku demek, sanat hakkında bilgi edinmektir. Oku demek edebiyattan edeb öğrenmektir…

    Doğru, çocukluğum müzeler, resim sergileri, iyi müzik, tiyatro, sinema arasında geçiyordu. Evde tüm boş vakitlerimi kitaplara harcadım. Şehrimin sokaklarından geçerken mimari özelliklerinden bilgiler alıyordum, yurtdışına gittiğimizde de. Müslüman demek, medeni olmak demek. Yemek yemenin adabları da vardı, o başka. Yemek öncesi ve sonrası ellerini yıkamak, ekmek kırıntılarını yerlere dökmemek, nimet olan her şeye şükretmek. Elin işine karışmamak. Kültürlü olmak. Herkese örnek olmak. Bak, matematikte de, hendese de, coğrafyaya da Müslüman alimlerin katkısı oldu. Hele de tıp ilmine. İbn Sina. Hala bunların bilgilerinden bütün dünya faydalanıyor. Müslümanların yüksek kültüründen faydalanıyor. Temizliğin de, hünerin de, bakımlılığın da İslamiyet’teki önemini vurguluyorlardı. Yani başka türlü canım istemese bile, bir Müslüman olarak buna dikkat etmek zorunda olduğumu düşünüyordum. Yoksa sınıfta kalırım. O olmadan ne yazılının ne sözlünün faydası olur. Sadece İslam kültürünü, İslam alimlerinin bilime katkılarını bilmenin, İslami sanatlardan anlamanın yetip yetmediğine ait sorularıma şöyle azarlayıcı bir bakışla red cevabı alıyordum. Bilgi, sanat ve kültürün sadece bir ümmete, bir millete, inançlı veya inançsız olanlara ait olmadığını, herkeste yararlı, güzel olanı öğrenip uygulamanın Müslümanların boyun borcu olduğunu öğretmişler. Ya diğerleri? Diğerleri seni ilgilendirmez. Sen kendine bak, kendini geliştir, İslam senden onu ister. Peki. Yoksa sınıfta kalacaktım. Anladım. Benim okulum biraz daha zor. Başkasına karışmam. Kendi okulumu bitirmek zorundayım. Tamam.

    Yıllar geçti, etrafa pek bakmadan çalıştım. Hedef sınıfta kalmamak. Bir uyandım, etrafa baktım, hani gün doğunca tabi ki etrafa bakılır. Göz ve kalp pencerelerinde ağır, tozlu perdelerin hala durduğunu farkettim. Ağrıma geldi. Gün doğdu da… Etrafa bakıyorum, insanlar ismini söylemeden önce Müslüman olduklarını belirtiyorlar. Gözleri ve kalplerindeki perdelerin İslamiyet gereği olduğu bahanesiyle. Aceba, bu öğrendiğimiz İslamiyetler birbirinden farklı mı? Yoksa, gittiğimiz okullar mı farklı? Tiyatro derken kafasını sallıyor, aaa-Gavür işi, günah. Müze? Ne müzesi, tramvay durağı mı? Kütüphane, kitapçılar, kitap fuarları… Zaman kaybı. Peki, ya müzik? Şeytanın işi! Film? Estagfirullah, birbirine mahrem olmayan erkek ve kadınlar bir arada, hem de birbirlerine öpüşüp sarılıyorlar! Haşa sümme haşa, resmen zina! Ya resim? Güzel sanatlar? Haram… İtibar sahibi bir ailenin çocuğu böyle etkinliklere bile katılmaz, hele de onunla uğraşmak… cehennemin dibine gönderiyorlar. Beş kuşak ecdadı, on kuşak evladı ile birlikte. Hani, bunlar ilahi, Allah’ı zikreden, Peygamber’i öven besteler. Yok çalgı, yok ses avret. Dinliyorum: gerçekten bir ses geliyor, burundan süzülmüş. Fonda yapay bir müzik. Gerçek çalgı yok. Şarkı sözleri derken, duygular, mesajlar, manalar indirgenmiş. Kulaklarımı tıkıyorum, bakıyorum insanların giyim kuşamına: ne renk uyumu, ne tarz, ne de şekil güzelliği kalmış. Göze batmamak içinmiş! Allahını seversen, bakımsızlığınla göze batıyorsun, hem de İslamiyet’in arkasında saklanmışsın. Hala o eski, öğrendiğim zerafeti bulmak istiyorum; gözler bazen yanılır, burun gerçeği gösterir: temizlik, Hazreti Peygamberimiz’in sevdiği güzel kokular yerine kötü yola saptırmayı engelleyecek ter kokusu burnuma giriyor. Soğan, sarımsak kokusu. Camide bile. Sağlık uğruna! İmiş! Gözlerimi insanlardan mimariye çeviriyorum, kutlu bir şeyden başlayayım, mabetten başlayayım diyorum. Eski zarif mahalle camilerin yerini beton yığınları, mimari egzibisiyonları almış. Şehrin dışına çıkarken öyle bir cami var ki ona baktığında, havuz mu, cami mi, diskotek mi ayırt edemiyorsun. Mavi cam minaresi var. Ortamla uyum? Ne dersin yavrum, bir taraf villalar arasında gösteriş yarışması, öbür taraf beton yığınlarından yapma kibrit kutuları. Evler sokağa çıkmış, hani inşaat arsaları pahalı, boşa gitmesin. Eski zarif avlular, kaldırımlı bahçeler, pencerelerden sarkan sardunyalar, bahçenin kenarlarında güller, menekşeler, küçük şadırvanlar nerde? Evler arasında uyum nerde? İnsanlar arasında uyum nerde? Gözlerim kapanıyor, sofraya oturuyorum: bu sefer tevazü adına bir tabakta kalabalık. Ne lezzet ne de görsellik uyumu kaldı! Acele ile düdüklüde pişmiş yemek tabağın içinde yayılmış. Zaman israfı, malzeme israfı olmasın bahanesiyle. Ötekileri çekiştirmeye daha çok zaman kalsın diye. Yandakinin kusurlarını, zaaflarını, günahlarını daha net şekilde görebilmek, araştırmak, ekleriyle nakletmek için vakit kalsın. Biz çünkü kendimizi bir İslamiyet ölçüsü olarak kabul ediyoruz ve herkesi bu benlik ölçüsüyle tartıyoruz. Sırf arkasından değil, ötekinin yüzüne de farkettiğimiz yanlışlarını vuruyoruz. Biz çünkü iyi olanlarız. İyilik ölçüleri. Kimi selamla teşrif edip etmeyeceğimize karar veriyoruz. Hemcinsimiz olmasa, selam vermeyelim, yanlış anlaşılmasın! Ne bu? Kafanda kötü bir niyyet yoksa, böyle bir şey aklının ucundan gelmez bile! Toplumda, millet içinde davranış kuralları mevcut. Terbiye edilmiş ateş, pamuk yanına gelince onu yakmaz. Müslüman olduğumuza ait terlemiş vaziyette sloganları atarken üstümüzdeki hantal elbiselerimizi çamurlara batırıyoruz. Kültür, sanat, bilim değerlerimizden uzaklaşıp bizim diye çok basit, çok kalitesiz ürünlerle övünüyoruz. Günah işlememek uğruna günahın ne olduğunu görmemek için gözlerimiz kapalı günahtan günaha atlıyoruz. Teklifsiz olsun diye birbirimize saygısız bir şekilde hitap ediyoruz. Bu yeni moda etkisiyle bedevileştik. Hırbolaştık. Hanzolaştık. Kırolaştık. Hödükleştik. Biz. Bu yeni moda bize hiç yakışmaz. Özellikle biz, kendi kendimize mü’min diyenlere.

    Medet, fabrika ayarları!

    Yorum Yap