• BUGÜN 16/31
  • “Bu halkı bozmak istiyorlar çünkü biz, Türkiye’nin ve Müslümanların köprüsüyüz”

    November 25, 2016 | 14:07

    Arnavutluk’tan Balım Amca geçmiş dönemde Müslümanların Arnavutluk’ta neler yaşadığını anlattı. Enver Hoca döneminden son döneme kadar ilginç bilgiler aktaran Balım Amca, Arnavutluk’taki Müslümanların en zor dönemlerde bile boyun eğmediğini anlattı.

    Esed Eseoğlu

    Geçtiğimiz günlerde değerli hocam Mehmet Çelen, Arnavutluk’tan bir misafirinin geleceğini söylemişti ve zamanında Arnavutluk’ta yaşananları, bugün neler olduğunu sorabileceğimizi belirtmişti. Fatih’te misafirlerle birlikte buluştuk ve Arnavutluk’a dair, genel bir perspektifle de olsa, konuştuk. Balkan diyarında öne çıkan Bosna imajının yanında bir Arnavutluk’un da olduğunu unutmamalı. Enver Hoca zaliminin yaptıklarını, Müslümanların neler yaptığını, dinsizleştirme politikasında Enver Hoca hükümetinin din ayrımı yapmaksızın operasyonlarını sürdürdüğünü, şu an Arnavutluk’ta neler olduğunu dinledik Ballem Amca ve oğlundan.

    Amca sizi tanıyabilir miyiz ilk olarak?

    Ben Ballem Alliu (‘Balım Aliyo’ diye okunuyor, biz okunuşuyla devam edeceğiz fakat orijinal hâli budur- E.E.). 22 Mart 1957’de doğdum. Büyük bir aileden geliyoruz. Zaten, Kral Ahmet Zoguzamanında benim babam tacir idi. Bir şehirde (Zogu’nun şehrinden) İran’dan ve Arap ülkelerinden ve İstanbul’dan mal alıyormuş ve gönderiyor ve satıyormuş.

    Bektaşî bir tarikattan geliyoruz. Eskiden Bektaşî tarikatı iyi, düzgün, namaz kılan dindar adamlardan oluşuyordu; “iyi”ydi yani şeriata göre.  Oruç tutuluyormuş, namaz kılınıyormuş. Şu an ayrı bir diyanet var bir de. “Bektaşî diyaneti” diye ayrı bir diyanet var. Öbür diyanet de “sünnî diyaneti” (Müslüman diyaneti olarak da geçiyor imiş- E.E.). Dış güçler, bütün tarikatları ayrı ayrı diyanetler yaptı Arnavutluk’ta: Halvetî diyaneti, Bektaşî diyaneti, Rufaî diyaneti, Kadirî diyaneti, Nakşibendî diyaneti… 12 tarikatın ayrı ayrı diyaneti var. Önceden ‘bir’ olan toplumu ayrı küçük topluluklara bölüyor. Niye? Müslümanlar daha azalsın diye. 1992’den sonra oluyor bunlar.

    Müslümanları ayırmak için yani? Bektaşîlerden devam ediyorduk.

    Evet, ayırmak için. Ama şimdi, demokrasiden sonra tabi ki çok bozuldu halk; namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, içki içiyor. Sonra, “zühd” için yaptıklarını söyleyerek evlenmiyorlar. Ehl-i beyt âşıkları olarak gösteriyorlar kendilerini ayrıca. “Biz Müslümanız” diyorlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in adını zikrediyorlar. Ama daha fazla Hz. Ali (r.a.)’nin adı dillerinde. 1992’den sonra. 1992’de Arnavutluk parlamentosu karar verdi, “tüm dinlere özgürlük” vermek adına. Önceden özgürlük yoktu, 1992’den evvel. Din 1967 yılında kanunla yasaklandı.

    O kanunu hatırlıyor musunuz?

    “Din halk için afyondur” ifadesi kanunda geçiyordu, Karl Marx’ın sözü.  Enver Hoca 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başbakan oldu. “Başbakan” yoktu gerçi o zamanlar, “genel sekreter” deniyordu. İlk de oydu. Enver Hoca hem parti hem de hükümetin ilk genel sekreteriydi. O, cumhurbaşkanından üst bir konumdaydı.

    2. Dünya Savaşı’na kadar kim yönetiyordu Arnavutluk’u?

    Kral Ahmet idi. Kral Ahmet Zogu (İstanbul’da askerlik yapmış, askerî akademide eğitim görmüş, Avusturya’da da üniversite okumuş birisi), 1926’da geldi başa. Daha önce farklı farklı hükümetler gelmiş ve Balkan savaşı da oluyordu. Devamlı bir hükümet yok. Arnavutluk 1915 yılında bağımsız oldu. Parlamento 1926’da Ahmet Zogu’yu kral olarak istediğini söyledi ve bu yönde bir karar alındı.

    Komünist döneme giriş nasıl olmuş?

    Çeteler vardı. Alman ve İtalyanlar girdiğinde Arnavutluk’ta 2 askerî grup vardı, solcular ve sağcılar olmak üzere. Solculara “partizan” diyorlardı ve orgeneralleri Enver Hoca idi, diğer komünistler sonra geldi. Almanlara karşı savaşırken bir yandan da Arnavut Müslümanları ve sağcıları öldürmeye devam ediyordu.

    Almanlar ne zaman girmişler Arnavutluk’a?

    Almanlar 1943’te giriyor Arnavutluk’a. Mussolini karar vermiş Arnavutluk’u işgal edeceğine dair. O zamanlar Arnavutluk’un nüfusu 9 yüz bin imiş, 1943’te. İtalyanlar gelmişler gemilerle, bütün Adriyatik denizinin gemi dolu olduğu söyleniyor ama buna rağmen savaş başladıktan sonra gemiler püskürtüldü. Arnavutluk’un topları, asker sayıları az olmasına rağmen.

    Almanlar daha sonra girmişler uçakla. Kral Ahmet Zogu ailesiyle beraber kaçmış. Önce Yunanistan’a, sonra Türkiye üzerinden Mısır’a gitti. Çünkü o zaman da İsmet İnönü vardı ki zaten Zogu da biliyordu İnönü’nün İslâm karşıtlığını/ düşmanlığını. Mısır’da Kral Farukvar idi, onun kanı da Arnavut kanı; (akrabalığı anlatmak için “kan” kelimesi kullanılıyor burada- E.E) Mehmet Ali Paşa’dan (Kavalalı) geliyor. Orada çok büyük bir devlet töreniyle karşılanıyor. Kral Faruk, “biz bütün Mısırlıları, Arapları ve eski Arnavutları hazırlayacağız ve daha sonra Arnavutluk’tan kovacağız Almanları ve İtalyanları” demiş. Daha sonra Mısır’da bir devrim oluyor ve Kral Ahmet Zogu, oradan da Fransa’ya gitmiş.

    arnavutluk

    Komünist dönemde özel mülkiyet kaldırılıyor ve kooperatif kuruluyor. Benim dedemlerin 20 dükkânını da aldılar. Bütün malları aldılar ve dedemi hapishaneye koydular. Baba tarafından yakın akraba, üniversite okumuş birisi ve Ahmet Zogu’nun sağ kolu olan Abbas Kupi’nin akrabasıydı; bizim de akrabalığımız var yani. Kupi, Belçika’ya kaçıyor ve komünist istihbaratı geliyor. Recep Aliyo’yu (amcası; vergi topluyormuş zamanında ve jandarma imiş) çağırıyorlar ve “siz bizimle geleceksiniz, biz başka bir yere göndereceğiz” diyorlar ama belli bir şey yok ortada. Sorulara cevap verilmiyor ve yapılmadığı takdirde hanımının ve kızının öldürüleceği tehdidinde bulunuyorlar. Belçika’ya gönderiyorlar gizli yollardan ve iki kişiyle beraber. Tabanca veriyorlar ve bir kapı gösterip o evdeki kişiyi öldürdüğünde vazifesinin biteceğini söylüyorlar. Daha sonra dönecek Arnavutluk’a.

    Gidiyor o eve. Açıyor kapıyı, karşısında Abbas Kupi. Çok şaşırıyor ikisi de. Abbas Kupi hem akrabasını gördüğüne şaşırıyor hem de adeta hapishaneye dönen Arnavutluk’tan nasıl çıktığına… Recep Aliyo söylüyor öldürmek için oraya gönderildiğini ve tabancayı gösteriyor: “Enver Hoca, sizi öldürmek için beni görevlendirdi.” 2 kişi de o sırada dışarıda bekliyor. İngiltere’ye gidilebileceğini söylüyor ama Recep Aliyo kabul etmiyor. Ve kaçmaya teşvik ediyor Kupi’yi; Kupi, pencereden kaçmış. Sonra Recep de kaçmış. Bir süre sonra öldürülüyor Kupi ve mezarı nerde biz bilmiyoruz. Kızı hâlâ bilmiyor.

    Amca, komünist dönemle alâkalı neler hatırlıyorsunuz?

    Ben doğduğum zaman, 1957, kadınlar çarşaflı/başörtülü, erkekler şalvarlı ve takkeli idiler ama fazla değildi. 1950’den itibaren yavaş yavaş yasaklamaya başlanmış. Camileri yıkmaya başladılar, ben de buna şahit oldum. O zamanlar yeni doğanlar cami ne demek bilmiyorlardı. Sadece bizim mahallede 4 cami vardı ve hepsini yıktılar.

    Arnavutluk’ta 1945’ten 1992’ye, kaç cami yıkıldı tahminen?

    1967, 2- 3 gün içinde bütün camilerin yıkıldığı bir yıldı. 24 saat içinde, her köyde ve her şehirde elde kazmalar yıkıldı bütünüyle. Sadece 3 cami kaldı: Begar Camii Berat’ta, Ethem Bey Camii Tiran’da ve Kurşun Camii İşkodra’da. Bu camilerde namaz da kılınmıyordu. Dört tarafta silahlı askerler vardı. Oraya yaklaşamıyorlardı bile. Sadece caminin bahçesine 1 kuruş koyuyordu, o da kalan iman var ya, en azından böyle yapıyorlardı.  Diğer camilerin sayısı 1800’ü buluyordu ve yıkıldı hepsi. Kiliseler de yıkıldı. Tiran şehrinde 2 kilise bırakıldı, biri Ortodoks ve diğeri Katolik olmak üzere. Müze oluyordu ama kimse giremiyordu.

    Kur’an’lara zarar verdiler mi peki?

    Almışlar, yakmışlar. Bazen Arnavutlar Kur’an’ları almış ve gizli yerlere koymuşlar, saklamışlar. İstihbarat elinizde Kur’an görürse 8 sene hapis cezası vardı.

    Sakal, sarık, cübbeyle gezilebiliyor muydu?

    Benim komşum şalvar giyiyordu. Kanun çıktı 1950’de ve komşum “ölürüm ama Osmanlı şalvarını çıkartmam” dedi. Evde kaldı o komşum ve tam 12 sene evden çıkmadı ölünceye kadar, sırf şalvarı çıkartmamak için.

    Bunlar olurken, bu zulümler işlenirken orada Müslümanlar ne yapmaya çalışıyorlardı peki?

    Zaten Enver Hoca’nın askerleri çok güçlüydü ve istihbarat çok vardı. Rusya destek veriyordu. Halk korkuyordu onlardan, hemen silahlarını çıkarıp öldürüyorlardı ya da götürüyorlardı ve hiçbir bilgi aileye verilmiyordu. Kayboluyor yani. İnsanları çalıştırıyorlardı ya da çalışma kamplarında.

    Balım Amca, o dönemden (1970’lerden bahsediyoruz burada, çünkü amcanın doğum tarihi zaten 1957- E.E) unutamadığınız olaylar var mı?

    Zulüm çok vardı. 1945’te başlamış ve 1991’e kadar devam etmişti. Her gün, her hafta… TV yok o zaman ve bunlar gizli gizli yapılıyordu. Kimse ne olduğunu bilmiyordu. Sonra demokrasi gelince açıklanmaya başladı.

    Bir arkadaşım, geçenlerde vefat eden birisiydi, hatırlıyorum, kavga etti birisiyle. Herhangi bir kavgaydı bu ve hükümet hapishaneye gönderdi onu siyasetle alâkalı bir kavga olduğu iddiasıyla, kavgayla hiçbir alâkası yoktu olayın. Belki de Müslüman olduğu için, sadece bir bahaneydi bu olay. O arkadaşım bana anlatırdı hapishanede yaşadıklarını, işkenceleri. 26 yaşındayken girdi hapishaneye, benimle aynı yaştaydı. Bir tahtaya koyup bağlamışlar onu ve bir çıkrıkla çevirip vücudunu gererek kemiklerini ayırıyorlarmış. Başka bir işkencede de yavaş yavaş sıkıştırıp çıtırdama sesi getirene kadar zorluyorlarmış. Adam ölebilirdi, ama onu Allah kurtardı. İşkence yapan kişi komünist Ortodoks idi ve babası hükümettendi. Kendi milletine işkence yapıyor, düşünün. Hükümet bazen farklı yerlerde, kamyonun arkasına iple insanları bağlardı ve hızla sürüklerdi şehrin göbeğinde. İnsanların izleyeceği şekilde…

    balim-amca2

    Balım Amca: “Bu halkı bozmak istiyorlar. Biz, Türkiye’nin ve Müslümanların köprüsüyüz çünkü”

    Savaş, dine ve millete karşıydı değil mi?

    Evet, aynen öyle.

    Milletin seçeneği var mıydı?

    Ya kabul etmek ya da ölüm vardı. “Ya bizimle ya da bizim karşımızda” diyorlardı.  Millet kabul etmiyordu tabii ki. Nasıl kabul etsin? Müslüman millet… Boyun eğmiyorlardı.

    Hafız İbrahim Daliyov vardı, çok büyük bir hoca. Onun ayakları üstüne çivi çakmışlardı, yere yani. Tırnaklarını çıkartarak işkence yapmışlardı ona. Sonra, Durus şehri var. Oranın müftüsü, en büyük müftü, onu da duvara çivilemişlerdi. O şekilde, ölünceye kadar beklettiler. Yine bir başka şehrin büyük bir müftüsü vardı, onu da minareye asmışlardı büyük bir iple. Acayip işkenceler…

    Tamamen İslâm’a, dine açılmış bir savaş var ortada.

    Evet. Tamamen öyle. Zaten Enver Hoca Fransa’da okumuş, Fransa’da masonlarla anlaşma yapmış. Masonlar destek vermişler. Onların desteği, Arnavutluk’tan İslâm’a ve Müslümanlara dair ne varsa yok edilmesi imiş zaten. Komünizmin sonunda ekmek- yemek çok azdı. Bir paket tereyağı bir hafta yetmek zorundaydı bir aileye. Paket biterse, bitti. Ben gece 2’de kalkardım, sadece 1 litre süt almak için. Biz şehirdeydik.  Köylülerde de hiçbir şey yoktu. Buğday ekmeği yoktu. Mısır ekmeği yiyorlardı. Ancak 1993’te buğday ekmeği yemeye başladılar.

    Peki, Arnavutluk’ta bugün halkın yüzde kaçı Müslüman?

    Arnavutluk nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i Müslüman. Geri kalan Hıristiyan, Ortodoks ve Katolik.

    İnsanlar öldürülürken okullarda eğitim devam ediyor muydu?

    Oluyordu eğitim ama pek fazla değil. Köylüler cahildi biraz. Mektep vardı, her köyde bulunurdu. Kur’an okuma, namaz kılma bilinirdi. Ama büyük okullar, üniversiteler şehirlerdeydi. Arnavutluk zaten yüzde 80 itibariyle dağlık ve yol yoktu, çok problem oluyordu.

    O zaman Müslümanların önde gelenlerinden hatırladığınız isimler var mı amca?

    Hafız Ali Korça, Hafız İbrahim Daliyov… Çok var aslında. Arşivlerde hepsi, yeni yeni çıkartılmaya başlandı. 7 yaşındayken ben, ulemanın çoğu öldürüldü.

    Bosnalılarla önemli bir ortak hassasiyet

    Balım Amca bunları anlattıktan sonra “değerlendirme” denilebilecek şeyler söyledi. Yaşanan acıları halkın kendisinden kaynaklanan bozulma nedeniyle Allah’ın verdiğini belirtti. Müslümanlar dini bırakmaya başladığı zaman ceza için öyle kişileri gönderiyordu ona göre.

    Bu kısımdan sonra Arnavutluk’un şu anki durumuna dair de birkaç şey sordum Balım Amca ve oğlu Muhammed Ali’ye. Bu konuda bazı şeyler söylediler ama özellikle İslâm’ın imajının kötüleştirilmeye çalışılmasından oldukça rahatsız oldukları dikkat çekiciydi. Bosna’da da konuştuğumuz insanlar aynı hassasiyeti taşıyordu. Önemli bir  “ortak hassasiyet”.

    “Gençler ne yapıyor peki Arnavutluk’ta?” dediğimde ayrıntılı bir cevap alamasam da durumlarının iyi olup hürriyetin tam olduğunu söyledi. “Bu halkı bozmak istiyorlar. Biz, Türkiye’nin ve Müslümanların köprüsüyüz çünkü.” dedi bir de. Arnavutluk’taki derneklerden bahsettiğimizde Türkiye’de etkin olan çeşitli cemaatlerin Arnavutluk’ta da bulunduğunu söylediler. Aslında yerel çalışmaları merak ediyordum daha çok ve Müslüman Arnavutların dernekleri olduğunu da söylediler. Daha sonra Balım Amca’nın Türkiye’ye dair söylediği iltifatlı ve güzel şeylerle muhabbetimiz sona erdi.

     

    Kaynak: Dünya Bizim, yıl 2012

    Yorum Yap