“Bizim Hikâyemiz Üsküp Kıratovalı Zarif Çavuşla Başlar”

Üsküp aşığı olan Türkiye Yazarlar Birliği üyesi Fahri Tuna’nın kaleme aldığı “Akhisar’ın Zarif Amcası; Zarif Süzgün“Bir Şehir ve Göç Biyografisi” başlıklı yazısını ilginize sunuyoruz.

Zarif Süzgün, beyaz kılıç balığı kaşlarını kaldırdı, bal köpüğü rengi ela gözlerini dikti karşı duvardaki dedesinin fotoğrafına, şefkatle yoğrulmuş bir ses tonuyla anlatmaya başladı:

“- Makedonya’nın Üsküp vilayetine bağlı Kıratova kasabası. Yıl 1877. Meşhur Osmanlı – Rus savaşı. Bugün Bulgaristan ile Romanya sınırı olan Tuna Nehri kıyısındaki Plevne’de başladı savaş. İşte o zaman eli silah tutanları toplamışlar. Güçlü kuvvetlileri, savaşa götürmüşler. Dedem de oraya asker olarak gitmiş. Anlayacağınız Plevne’de Gazi Osman Paşa emrinde Osmanlı Ordusunda savaşan askerlerden birisi de bizim Kıratovalı Aziz oğlu Zarif Çavuş. Yaşı on yedi daha. Büyük müthiş bir savaş. Plevne Silistre Rusçuk… Ruslar Koca Balkan Dağlarının kuzey kısmını yani Kuzey Bulgaristan’ı elimizden almak için müthiş saldırıyor. Osmanlı eski gücünde değil. Savaşanları yine kahraman ama silah mühimmat eskisi gibi güçlü değil… Düşmanlar Yemen’de Kafkaslarda, Sırbistan’da Cezayir’de her tarafta isyanlar çıkartarak cephe açmış ki gücümüz zayıflasın, gücümüz dağılsın. Beş asır dünyaya nizam veren Osmanlı çöküş devrinde… Anadolu içlerinden Balkan içlerinden gelen tertemiz Türk çocukları kahramanca direniyor ama, bir yere kadar. Kimisi dedem Zarif Çavuş gibi daha on yedisinde, bıyıkları daha yeni terlemiş gencecik kızanlar…”

Derin bir nefes aldı Zarif Usta. Kızı Ayşe’ye döndü:

“- Siz okulda söylemişsinizdir değil mi Ayşe?”

“- Neyi baba?”

“- Plevne Marşını…”

Sonra da makamına uygun olarak mırıldanmaya başladı marşı:

“Tuna Nehri akmam diyor, Etrafımı yıkmam diyor,                                                                                                                                                           

Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.

Olur mu böyle olur mu Kardeş kardeşi vurur mu                                                                                                                                                           

Sizi millet hainleri Bu dünya size kalır mı

Düşman Tuna’yı atladı Karakolları yokladı                                                                                                                                                              

Osman Paşa’nın kolunda Beş bin top birden patladı

Kılıcımı vurdum taşa Taş yarıldı baştan başa                                                                                                                                                                      

Askerinle binler yaşa, Şanı büyük Osman Paşa

Kumandanımız Osman Paşa da şanlı ordusu da bu marşla tarihe geçeceklerdir amma düşman kavi askerimiz az mermimiz sınırlıdır. Nihayet gücümüz takatimiz biter. Savaş Osman Paşa’nın yaralanarak esir düşmesiyle, ordumuzun da teslim olmasıyla sonuçlanır. Ne kadar kahramanca savaşsak da savaşı kaybetmişizdir. Burgaz’dan Varna’ya, Plevne’den Silistre’ye Şumnu’dan Eski Cuma’ya, Rusçuk’tan Vidin’e, Tırnova’dan Sofya’ya… Bugünkü Bulgaristan’ın yarısı elimizden çıkar bu savaşın sonrasında. Tarihimizin büyük savaşlarından birisidir bu. Maalesef Rus Gavuruna yenilmişizdir.”

Gözlerinde ve sesinde hüzün okunmaktadır. Çok sevdiği eşi Fikret Hanım’ın meşhur Urumeli Revanisinden komposto eşliğinde iki üç parça daha alır, revani tadı bile yüzündeki üzüntüyü değiştiremez.

Ayşe:

“- Biliyorum bu marşı baba. İlkokulda öğretmenimiz sık sık okutur ezberletirdi. Demek bu marş bizim ailemizi de ilgilendiriyormuş. Gözümde ayrı bir yeri var bu marşın artık. Ben de çocuklarıma öğreteceğim bu marşı en kısa zamanda” dedi.

Zarif Usta adeta Plevne’deydi. Savaş bitmiş, Koca Balkan Dağları’nın ortasında Şıpka Geçidi’nde Ruslara esir düşen Osmanlı askeri oydu sanki. Öyle acılı öyle bitkin öyle çaresiz bir sesle devam etti:

“- Osman Paşa yaralı bir vaziyette esir düşünce tabii askerlerimiz de esir düşmüş, onları Sibirya’ya göndermişler. Trenin küçük vagonlarına doldurmuşlar, doğru Sibirya esir kamplarına. Tam sekiz yıl orada kalmışlar. Ne haber ne bir şey Kıratova’da evde…

Esirler eksi kırk elli derece soğukta yarı aç yarı tok çalıştırılırlar. Bir kısmı dayanamaz vefat eder şehit olur hastalıktan gıdasızlıktan çaresizlikten. Nihayet esir mübadelesi yapılıp serbest bırakılmışlar. Hayatta kalanlar evlerine dönmüş, kimisi bıraktığını bulamamış, kimisi bulduğunu zor tanımış. Hayat yeniden başlamış. Zorluklar ayrılıklar yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuştur.

Zarif Çavuş da sekiz sene sonra dönmüş tabii evine, Üsküp Kıratova’ya; geldikten sonra bakmış ki eş dost akrabadan kimisi ölmüş kimisi kalmış. Aileler parçalanmış; kasabada hiçbir şey eskisi gibi olmamış bir daha.”

Belli ki soluklanmak istemektedir Zarif Usta.

“- Fikret, gelirken soğuk bir su da getirir misin” diye seslenir az önce mutfağa geçen eşine.

Eşinin getirdiği buz gibi soğuk su, içindeki hüznü serinletmese de o anlatmaya devam edecektir:

“- Yıl 1912. Bu defa Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan toptan Osmanlıya savaş açmış, kısa sürede gelişen savaş Osmanlının Balkanlardaki varlığını nerede ise yok etmiştir. Beş asır sonra Osmanlı artık Balkanlar’da yoktur. Karadağ, Kosova, Makedonya, Kuzey Yunanistan yani Selanik ve çevresi, Güney Bulgaristan yani Filibe Kırcaali ve çevresi bir bir elimizden çıkar, Gavur yönetimlerine girer. Bu savaş artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermiştir.

Kıratova’daki Türkler, Balkan Savaşı sonrası böyle karışıklık olmaya başladığı zaman anlamışlar artık burada hayat olmayacak diye, yürümeyecek yani. Çok rahatsız etmeye başlamışlar, kaçmışlar hepsi yani yavaş yavaş… Bizim hanımın büyükleri, daha birçok aile onlar birkaç kafile gelmişler Akhisar’a.

Dedem asker olduğu için gelememiş bizimkiler. Ondan sonra o arada da başlamışlar oradaki Çetnikler, Türk aileleri rahatsız etmeye. Artık gelip gelip kapısına taş atıyorlarmış, silah atıyorlarmış, rahatsız ediyorlarmış, bir sürü olumsuz işler. Kapıdan dışarı çıkartmıyorlarmış Türkleri…”

Ufaklıklar koltukta uyuyakalmışlardı. Dede hassasiyetiyle Zarif Usta müdahale etti:

“- Fatih, Ayşe. Çocukları bizim yatağa yatırın hadi. Evinize geçerken alırsınız…”

Ayşe ile Fatih bahçeye açılan kapının karşısında Zarif Usta’nın kendi elleriyle yaptığı tek katlı evde oturmaktadırlar. Neredeyse bitişik gibidir bu ev de. Bahçeyi ortak kullanmaktadırlar. Hem bağımsızdırlar hem içiçe. Hem beraberdirler hem ayrı. Gelenekle modernlik içiçe yaşamakta yaşanmakta yaşatılmaktadır.

Çocuklar anneanne ve dedelerinin yatağına yatırılmış, Fikret Hanım da mevsime uygun olarak kiraz ve erik çıkartmıştır.

Fatih:

“- Çok merak ediyorum baba. Aziz Dede, Zarif Çavuş, Kırotova… Sonra?”

Zarif Usta’nın sesi sakinleşmiştir biraz. Aldığı Napolyon kirazını tadını çıkara çıkara çiğneyip yuttuktan sonra devam etmektedir:

“- Kıratova’daki durum ise şöyledir: Türklerin hemen hemen büyük çoğunluğu durumun kötüye varacağını tahmin etmiş ve Türkiye’nin yolunu tutmuştur. Büyük kafile olmasa da, üçer, beşer yurtlarını terk ederek Ana yurda, Anadolu’ya göçmüştür. Göçenler arasında akrabalarımız da vardır. Çoğu Akhisar’a gelmiş, yerleşmişlerdir.”

Ayşe:

“- Dedemler niye akrabalarıyla beraber göçmemişler baba?” diye sordu.

“- Bizim orada kalmamızın sebebi dedemin Tuna Ordusunda görevli uzman olmasıdır. Evde sadece babaannem, İsa Amcam, babam Aziz ve Mehmet Amcam vardır. Musa Amcam da Makedon Ordusu’nda askerdir. Musa Amcamın ikinci eşi Fatma Yengem ve üç çocuk. İki tane de halam varmış fakat onlar evlenip evden ayrılmışlar, genç yaşlarında vefat etmişler. Onlar hakkında fazla bilgi sahibi olamadım.

Balkan Savaşı bittikten sonra Osmanlı tamamen çekilmiş, Urumeli’nde asırlardır yaşayan Türkler azınlık olarak kalmış, her türlü tehlikeye açık hâle gelmişler. Her iki grupta, Makedon ve Türk çeteleri hemen her gün çatışma hâlinde; nereden ne geleceği belli değil. Musa Amcam da 1914 yılında askere alınmış. Üstelik evlidir, terhisin tarihi belli değildir, haber yok; öldü kaldı mı kimse bilmez. İlk eşi de ayrılıp bir başkasıyla evlenir, evden gider. Özetle bizim ailemiz Kıratova’da I. Dünya Savaşının verdiği bütün sıkıntıyı çeker. Savaş bitince dedem ve amcam eve dönerler, fakat hiçbir şey eskisi gibi değildir artık.”

Ayşe dayanamaz sorar:

“- Dedem nasıl biriymiş baba? Huyu ahlakı mesleği?”

“ Dedem Zarif Çavuş, kasabada çok sevilen ve saygı gören birisiymiş. Plevne Savaşı’ndan sonra dedemi Osmanlı Devleti orduda uzman olarak kullanır. Buna karşılık maaş ödenmez amma arazi verilir kendisine, o arazilerde – askere alınmadıkları için – Makedonlar ailece çalışır yarısını mülk sahibine verirlermiş. O nedenle dedem gibi insanların aileleri tarlalarda çalışmazmış. Osmanlı devleti gayrı Müslimleri askere almadığı için Makedonlar da ailece Müslüman Türklerin tarlalarını işletirlermiş.

Musa Amcamın sanatı nalbantlık. Nal hayvanın ayağına çakılan demir bir parça. O zamanlar öküz o kadar yaygın ki, hemen her ailenin birkaç çift öküzü var. Bugün nasıl hemen her evde bir taksi var. O zamanlar nalbant demek bugünün otomobil lastikçisi veya lastik tamircisi demek. Çok geçerli bir zenaat o zamanlar. En geçerli meslek. Çarşıda dükkânı vardır Musa Amcamın. Dedem de Kıratova Belediyesi’nde uzmanı olduğu kanal ve çeşme işlerini maaş almadan yürütürmüş. O nedenle dedemin ismi Suyolcu Zarif Çavuş; öyle tanınırmış.”

 

Read Previous

“Karadağ ve Slovenya galibiyetleriyle yolu yarılarız”

Read Next

‘Türkiye ekonomisinin güçlü olması Almanya için önemli’

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *