• BUGÜN 16/31
  • 15 Temmuz Direnişi

    February 22, 2017 | 12:54

    Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, gürültüsüyle her gün kulaklarımız tırmalanıyor. Bazı sesler, bizden bir tepki bekleyen bir irade, arzu ya da fikirdir. Bazıları ise bir kimsenin ya da bir şeyin etkisini temsil ederek bizi ikna etmenin peşindedirler. Ses, her ne olursa olsun, önemli olan, bizim doğru sesi işitip onu anlayacak, ayıracak ve ona hakettiği yanıtı verecek yüreğe, kudrete ve cesarete sahip oluşumuz veya olmayışımızdır.

    Nagiye VEYSELOVSKA / TİMEBALKAN

    15 Temmuz bir sestir, bir çağrıdır. O, demokrasiye, egemenliğe, birlik ve beraberliğe çağıran bir sestir, hürriyetin çağrısıdır. Ancak, 15 Temmuz’un bir sesi daha vardır. O, öyle çirkin, öyle korkunç bir sestir ki, sela ve ölüm kokuyor, kalpleri ürpertiyor, korkudan dizleri titretiyor, boğazları düğümlendiriyor. Yutkunup duruyorsun, ama boğazındaki o düğümlenen şey bitmek bilmiyor. İşte 15 Temmuz, hep böyle duygular uyandırıyor. Öyle bir gece düşünün ki, kapkara, ucu görülmeyen uzun bir gece. Demokrasinin hiçe sayıldığı, halkımızın üzerine savaş açıldığı, ateş edildiği, yüzlerce yiğidin şehit düştüğü, annelerin, babaların ağladığı, çocukların “Baba gitme, bizi bırakma.”diye çığlıkların her şeyden daha sesli olduğu ve mermilerin altında abdest alındığı bir gece. İşte böyle bir geceden bahsediyoruz “15 Temmuz” ve “direniş” sözlerini işitince. Aklımızda acı, feryat ve hüzün dolu bir gece canlanıyor. O gecenin çığlıkları var ya, hala beni yıkmak istercesine kulaklarımı parçalamaktadır. Kulakalarımı ne kadar kapatsam da o çığlıklar gitmiyor ve işte elim titriyor, gözlerim doluyor, nefesim kesildi kesiliyor. Kalemim bile ağlıyor sanki, yazamıyor. Kağıtlarım ise ıslak ve buruşuk. Gücüm olsa da bu tarihi bütün takvimlerden silebilsem, ama maalesef öyle bir güç yoktur. Ancak, o geceye dair bir gerçek daha var. O da şu ki, o gece, tek yürek olup birleşildiği ve hareket edildiği bir gecedir. Türk milleti olarak  bizim, hainliğe kafa tutmanın, ne pahasına olursa olsun direnip, düşmana karşı son nefese kadar mücadele etmenin ne demek olduğunu tüm dünyaya gösterdiğimiz ve uçurumun kenarından döndüğümüz gecedir. Peki, Türk milletinin vücudunu kurşunlara siper ettiği o gece, şehit düşenler boşuna mı şehit düştü? Hayır! O hüzünlü gecede canından geçen herkes, Türk milletinin demokrasi aşkı uğruna kendini feda etti. O nasıl aşk, Allahım, o nasıl sevgi…? O öyle bir sevgi ki, kuru laflardan ya da yüz ifadelerinden ibaret değildir. O öyle bir sevgi ki, söyledikleri ve yaptıkları her şeyde başkalarını kendilerinden üstün ve değerli saydılar. İşte bu yüzden yiğitlerimiz boşuna şehit düşmedi, boşuna canlarını feda etmediler. Onlar 15 Temmuz gecesi, içeride ve dışarıda var olan bütün art niyetli kötü düşüncelere en sağlam cevabı verdiler. Demokrası bilinci kazanmış olan ve demokrasinin nimetlerinden yararlanmanın tadına varan halk, o gece, ülkesini, milli egemenliğini ve özgürlüğünü hiç kimseye kaptırmayacağını, vatana nasıl sahip çıkılacağını tüm dünyaya gösterdi. Bu öyle bir sahiplenmeydi ki, canını, kanını ortaya koyarak, vücudunu tankların altına atarak ülkesine sahip çıkanlar, o gece bir destan yazdı. Çok yıprandılar, canları çok yandı. Kan ağladılar, kan. Onlar orda kendilerinden geçiyorken, can verirken bizim ise kalplerimiz sızladı, yüreklerimiz ateşler içinde kıvrandı. Çok uzaktaydık. Dua etmekten başka bir şey maalesef elimizden gelmiyordu. Ekranların önünde kilitlendik, gözyaşlarımızda boğulduk. Düşen her şehidin şehadeti, verilen her son nefes, bir bıçak saplanması misali, göğsümüzü acıttı, nefesimizi kesti. Verilen her canla içimizde bir şeyler koptu resmen. Biz o gece, az kalsın kimliğimizden, gururumuzdan, sahip olduğumuz en değerli varlığımızdan oluyorduk. Nerdeyse kayboluyorduk, yok oluyorduk.

    15temmuz11

    O dehşet dolu gecede bütün bu korkular beynimi yiyorken, birden eskiler aklıma geldi. Bilhassa, o geceden tam yedi ay öncesi, daha doğrusu, bir yıl önce bugünler, yani, yine 21 Aralık Türkçe Eğitim Günü vesilesiyle düzenlenen “Dilimiz, Kimliğimiz, Varlığımız” konulu kompozisyon yarışmasına hazırlanışım, kompozisyonu yazışım aklıma geldi. Ne de rahat ve kolay bir şekilde hislerimi, fikirlerimi ifade etmiştim. İçimdeki heyecandan kaynaklanan elimin titreyişini, o heyecandan doğan yüzümdeki tebessümü, fikir özgürlüğümün yarattığı mutluluğu dün gibi hatırlıyorum. O gece bunlar aklıma gelince içim sızladı. Ben şimdi ağlıyordum, titriyordum. Ya bir daha hisslerimi, düşüncelerimi, isteklerimi güzelim Türkçeyle kağıda dökemezsem, ya bir kez daha varlığımızı gurula haykıramazsam, ya Türk olduğumu artık söyleyemezsem diye öyle korkmuştum ki, kalemim o korkuyu tarif edecek sözlere varamıyor. O gece kimliğimiz elimizden alınsaydı biz ne yapardık? Zor günlerde hep yaslandığımız o güzelim vatanımız çalınsaydı, onun yokluğuna nasıl dayanırdık? derken, kendimden geçip “Yaşasın Türkiyem” diye sayıkladığımın farkına vardım. Sayıklayışımda, ağlayan çocukların  çığlıklarını, hıçkırıklarını öyle bir duydum ki nefessiz kaldım. Sonra, o gece vatan için ölümü göze alıp bayrak için şehadete koşan yüreklerin hızlı çarpıntıları, sonra o çarpıntıların birden durması, içimi parçaladığını hissettim. Onlar vatan için ölümü göze aldılar. Kendi düğününü bırakıp meydanlara, köprulere koştu kimileri. Kimi, hasta eşini yatakta bırakıp sokağa fırladı. Eşi, “Git, ama geri gel. Seni geri istiyorum.” demişti, ama o yiğit hiçbir cevap vermeden şehadete, mücadeleye koştu ve devletine sahip çıkmak için direnirken vuruldu, şehit düştü. Darbecilere “Bizler sizin için canımızı feda ediyoruz, siz ne yapıyorsunuz?” haykırışındaki o direnişi, onu ölüme götüren o sevgiyi hala sezebiliyorum. Onun kalp atışlarının durması daha nice kalbi birden parçaladı. O acı dolu çığlıklar, her silah sesinden daha sesli, daha hazin olan o çığlıklar, hala kulaklarımda yankılanıyor. Peki, babası gibi şerefli bir polis olmak isteğiyle şehit düşen o yiğit genç, ona ne demeli? Ya da, birkaç dakika önce baba olduğundan habersiz hayata veda eden o babaya ve doğarken yetim kalan o bebeğe ne demeli? Onların acısını hafifletecek kelimeyi herhangi bir sözlükten bulmak mümkün mü? Korkarım ki hayır. Zira yok öyle bir sözlük.

    O gece yiğitlerimiz meydanlarda ölüm ile pençeleşip direnirken bizler, nutkumuz tutulmuş şekilde gözyaşımıza, korkumza, acılarımıza karşı direnmekteydik. Bir anda dışarı çıkıp onca evladını kaybeden vatanıma dört elle sarılmak arzusu duydum. Yetim kalan çocuklara ve yakını elinden alınmış herkese dönüp “Ağlamayın, ey çocuklar. Gözyaşlarınızı silin, ey anneler, babalar, kadınlar. Evet, şehit düştüler, canınız yanıyor biliyorum. Bizimki de öyle. Hepimizin kalbi sızlıyor, ama siz ağlamayın.” diye seslenmek istedim. “Silin gözyaşlarınızı, çocuklar. Siz yetim kaldınız, evet. Baba gitme, dön diye boynuna sarıldığınız adam, sizi her şeyden koruyan o kahraman yok artık. Baba diye seslenebileceğiniz o adamları aldılar sizden. Düştüğünüzde sizi ayağa kaldırıp yaralarınızdan öpen o babalarınız artık gökyüzünden size bakıyor, meleğiniz olup sizi koruyor olacaklardır. Korkmayın siz. İçinizin nasıl cız ettiğini hissediyorum. Çünkü sana ey kız, “Kızım, prensesim” ve sana ey oğlan “Evladım, aslanım” diye seslenen o prensler o yiğitler vuruldu. Ama, inanın ki onlar, her nerde olursa olsun, sizin hep güçlü ve güler yüzlü  olmanızı istiyordur. Ağlamayın, güçlü olun. Bir Türk, ne olursa olsun, diğerleri karşısında dik durmalıdır. Bu yüzden, gözyaşlarınızı silin, ayağa kalkın, kafanızı dik tutun. Bir gün gelir her şey biter. Hainler cezasını çekecektir. Tüm oyunlar, ihanetler, arkamızdan çevirilen işler, yapılan hain işbirlikler son bulacaktır. O gün, iş size, bize, hepimize düşecektir. Şehitlerimiz bu vatan için can verdiyse bize de de bu vatanı son nefese kadar korumak düşer. Canımızı veririz, kanımızı akıtırız ama bir karış toprak vermeyiz, çünkü bu topraklar şehitlerimizden emanettir. Biz her şeyi veririz, ancak emaneti asla. Ayla yıldız başımızın tacıdır ve al sancak daima gökyüzümüzde dalgalanacaktır. Bu yüzden ağlamayın. Ağlamak, o yiğit şehitlerin çocukları olan size ve onların kardeşleri sayılan bize göre degildir. Bakın, elim kalbinizde, siz de mink ellerinizi kalbime koyun. Kalp atışlarımızdaki eşitliği işitebiliyor musunuz?” diye, ağlayan ve kalbi korkudan körük gibi inip çıkan, acıdan titreyen her çocuğa seslenmek arzusu duydum ve onların bu hazin sarsıntılarına karşı dinç durmalarına el vermek istedim. Seslensem sesimi duyarlar diye düşündüm. Onların acısını paylaşan bir sürü insanın var olduğunu onlara duyurmak istedim. Belki bu, onların acısını az da olsa hafifletirdi. En azından yalnız olmadıklarını bileceklerdi. Bizim Türk olarak her zaman Türkiyemizin arkasında olduğumuzu onlara bildirmek ve onlara kardeşçe sarılmak istedim. Ama sarılamadım, çünkü ben burdaydım, onlar da orda, belki de babalarının cenazeleri üzerine yatıp ağlıyorlardı. Belki de yarın daha güçlü uyanmak için güç topluyorlardı. Bilemiyorum. Ama kesin bildiğim bir şey vardır. O da şu ki, biz o gece millet olarak ayırılmaya çalışıldık, batırılmaya uğraşıldık. Ama başaramadılar. Biz, bize en çok yakışanı yaptık, milli irademizi kalkan yapıp direndik, yılmadık. O gece asil Türk milleti, yine destan yazdı, tarih yazdı. Gemileri karadan yürüten, çağ kapatıp çağ açan ve Peygamber Eefendimizin hadisine nail olan Fatih’in torunları olan biz, o gece dünyaya meydan okuduk. O gece Türk milleti, tek yürek olup direndi ve tek yürek olmaya doğru yürüdü. Pes etmedi. Gülün dikene katlanmasının onu güzel kokulu yaptığını, cihanın dört tarafına bir kez daha gösterdik.

    15 temmuz2

    15 Temmuz var ya, millet olarak sırtımızdan vurulduğumuz o 15 Temmuz, işte biz o 15 Temmuzu unutmayız, unutturmayız da. Çünkü o 15 Temmuzda sırtımıza bıçak sapladılar, canımızı yaktılar, kalbimizi yerinden sökmek istediler. 15 Temmuz gecesi, birçok canımıza can katanı aldı, sayısız çocuğumuzu yetim, sayısız annemizi evlatsız, sayısız yuvamızı başsız bırakmıştır. O gece milletimiz çok şey kaybetti, çok kuvvetten, cesur yürekten, yiğit gençten maruz bırakıldı. Ancak hiç kimse unutmamalı ki, bizi asıl biz yapan kazandığımız savaşlar değil de, kaybettiğimiz savaşlar olmuştur. Her kaybedişimiz, zafer dolu istikbalimizin zeminini hazırlamıştır. 15 Temuzda da tüm kaybettiklerimiz, belki de bir zaferin habercisi olmuştur. O zafer, milli iradnin, kardeşliğin, birlik ve berabrliğin zaferidir. El ele verip tek yürek olmanın zaferidir. Bu yüzden mücadele etmek, savaşıp şehit düşmek, can vermek, kan vermek değdi. O gecenin neticesi, birlik ve beraberlikle tek yürekte birleşmek olduğu için değdi. O gece düşen her damla kan, verilen her can, canımıza can, gücümüze güç katarak cesaretlendirdi bizi. Artık biz sadece kendimiz için değil, o gece son nefese kadar direnip mücadele eden, sonunda haince vurularak şehit düşen her yiğit için de ayrı ayrı savaşıyoruz, savaşmalıyız. Bu bizim boynumuzun borcudur.

    15 Temmuz, o gece ki bitmek bilmeyendi, o gece ki içimizi parçalayıp kalbimizi yerinden sökmek isterken bizi tek yürek olamaya çağırandı. Bir taraftan birlik, bir taraftan beraberlik kanadımız olup kenetlendiğimiz, inancımız da kanatlarımızın güç kaynağı olup yüceltildiğimiz sen, 15 Temmuz, yazarken bile bitmek bilmiyorsun. Aksine, her yeni kelimeden sanki can alıp diriliyorsun. Ama bittin sen. Bak bitiyorsun ve arkanda biz kaldık. Türk milleti, Türk devleti kaldı. Yaralanmış bir şekilde olsa da ayaktayız biz. Herkes öldük, bittik zannetti. Ama, hayır. Biz burdayız. Millet olarak öldü denilen yerde dirildik, bitti zannedildiği anda tarihi yeniden yazmaya başladık. Yok, başlamadık, sadece kaldığımız yerden devam ediyoruz işte.

    Yorum Yap